“Evliliğimiz eskisi gibi değil.” Bu cümle, birçok çiftin bir noktada kurduğu ortak bir cümledir. İlk zamanlardaki heyecanın azaldığından, konuşmaların sıradanlaştığından, günlerin birbirine benzemeye başladığından söz edilir. Çoğu zaman da ilişkinin yıpranmasının nedeni olarak rutinler gösterilir. Oysa evliliklere yakından bakıldığında, asıl sorunun çoğu zaman rutinlerin kendisi olmadığı görülür. Çünkü rutinler her evlilikte vardır. Sabah işe gitmek, akşam eve dönmek, faturaları ödemek, çocuklarla ilgilenmek, hafta sonu alışveriş yapmak hayatın doğal akışıdır. İnsanlar bu düzen içerisinde de mutlu olabilir, birbirlerine bağlı kalabilir ve sevgilerini sürdürebilirler.
Peki, bazı evlilikler bu düzen içinde güçlenirken bazıları neden yavaş yavaş çözülmeye başlar? Çünkü evlilikleri yıpratan şey çoğu zaman rutinler değil, çiftlerin birbirlerine karşı geliştirdiği haklı olma savaşıdır.
İlişkilerin ilk dönemlerinde insanlar anlaşılmaya çalışır. Zaman geçtikçe ise bazı çiftlerde anlaşılmaktan daha önemli hale gelen bir ihtiyaç ortaya çıkar: Haklı çıkmak. Bir tartışmanın sonunda çözüm bulunup bulunmaması ikinci plana düşer. Kimin kazandığı, kimin hata yaptığı, kimin daha doğru düşündüğü önem kazanmaya başlar. Böylece eşler aynı takımın oyuncuları olmaktan çıkar, birbirlerinin rakibi haline gelirler.
Oysa evlilik bir mahkeme salonu değildir. Eşler de birbirlerinin savcısı ya da avukatı değildir. Fakat birçok evlilikte günlük tartışmalar zamanla bir hesaplaşma alanına dönüşür. Eşlerden biri yaşadığı kırgınlığı dile getirdiğinde, diğer taraf onu anlamaya çalışmak yerine kendisini savunmaya geçer. Savunma ise çoğu zaman yeni savunmaları doğurur. Sonunda konuşulan konu ne olursa olsun mesele haklılık yarışına dönüşür.
“Ben öyle demek istemedim.”
“Sen de geçen gün aynısını yaptın.”
“Hep beni suçluyorsun.”
“Asıl sen beni anlamıyorsun.”
Bu cümleler birçok evde defalarca duyulmaktadır. Tartışmaların sonunda kimse kendisini anlaşılmış hissetmez. Çünkü taraflar birbirlerini dinlemek için değil, cevap vermek için beklemektedir.
Haklı olma arzusu, görünenden daha yıkıcıdır. Çünkü bu arzu çoğu zaman egonun beslenmesini sağlar, ancak ilişkinin ihtiyaçlarını görmezden gelir. Kişi kendi doğrularına o kadar odaklanır ki eşinin duygularını fark edemez hale gelir. Bir süre sonra ilişkinin merkezinde sevgi değil, mücadele yer almaya başlar.
Aslında insanlar çoğu zaman haklı olmak istemezler. Anlaşılmak isterler. Değer görmek isterler. Duygularının önemsendiğini hissetmek isterler. Ancak bu ihtiyaçlar karşılanmadığında savunma mekanizmaları devreye girer ve kişi kendisini korumaya çalışırken karşı tarafla arasına görünmez duvarlar örmeye başlar.
Bir eş düşünelim. Gün boyunca işte yoğun bir gün geçirmiş, eve geldiğinde biraz ilgi görmek istemektedir. Eşi ise kendi yorgunluğu içerisinde bunu fark edememiştir. Basit bir kırgınlıkla başlayan durum kısa sürede büyüyebilir.
“Benimle hiç ilgilenmiyorsun.”
“İlgilenmiyor muyum? Bütün gün çalışıyorum.”
“Ben senin çalışmadığını mı söyledim?”
“Sen sürekli beni suçluyorsun.”
Bu noktadan sonra artık konu ilgi görmek değildir. Tartışma haklı çıkma mücadelesine dönüşmüştür. Oysa aynı olay farklı bir şekilde ilerleyebilirdi.
“Bugün biraz zorlandım, senin ilgine ihtiyacım vardı.”
“Bunu fark etmedim, üzgünüm.”
Bu iki cümle bazen saatler sürecek bir tartışmayı birkaç dakikada bitirebilir. Çünkü ilişkilerde çözüm çoğu zaman haklı olmakta değil, duyguları görebilmektedir.
Modern yaşamın getirdiği stres de bu sorunu daha görünür hale getirmektedir. Ekonomik kaygılar, iş yoğunluğu, çocukların sorumlulukları ve gündelik hayatın baskıları altında insanlar tahammül sınırlarının daraldığını hissedebilmektedir. Böyle dönemlerde eşler birbirlerine destek olmak yerine birbirlerini eleştirmeye başladıklarında ilişki ciddi şekilde zarar görmektedir.
Eleştiri arttıkça savunma artar. Savunma arttıkça iletişim azalır. İletişim azaldıkça duygusal mesafe büyür. Duygusal mesafe büyüdükçe sevgi görünmez hale gelir.
Birçok boşanma sürecinde çiftlerin anlattıkları dikkat çekicidir. İnsanlar genellikle büyük olaylardan değil, yıllar boyunca biriken küçük kırgınlıklardan söz ederler. Dinlenmemekten, anlaşılmamaktan, sürekli eleştirilmekten, değer görmemekten yakınırlar.
Aslında evlilikleri bitiren çoğu zaman tek bir büyük problem değildir. Çözülmemiş yüzlerce küçük problemdir. Haklı olma arzusu da bu küçük problemlerin büyümesinde önemli bir rol oynar. Çünkü kişi sürekli kendi penceresinden baktığında karşı tarafın yaşadıklarını göremez. Empati kurmak zorlaşır. Empati ortadan kalktığında ise duygusal bağ zayıflamaya başlar.
Sağlıklı evliliklerde ise farklı bir yaklaşım görülür. Bu çiftler de tartışır, zaman zaman birbirlerini kırarlar. Ancak temel fark şudur: Onlar haklı olmaktan çok ilişkiyi korumaya odaklanırlar. Bazen özür dilerler. Bazen ilk adımı atarlar. Bazen kendi doğrularından kısa süreliğine vazgeçip karşı tarafın duygularını anlamaya çalışırlar. Bu durum zayıflık değil, ilişkinin geleceğine yapılan bir yatırımdır.
Ne yazık ki günümüzde özür dilemek bazı insanlar tarafından yenilgi olarak görülmektedir. Oysa samimi bir özür, ilişkinin en güçlü tamir araçlarından biridir. “Seni kırdığımı fark ettim” diyebilmek, çoğu zaman uzun açıklamalardan daha değerlidir.
Evlilikte önemli olan her zaman kimin haklı olduğu değildir. Önemli olan ilişkinin nasıl daha sağlıklı hale getirilebileceğidir. Çünkü bir evlilikte iki taraf da sürekli haklı olabilir; ama yine de mutsuz olabilirler. Buna karşılık taraflar zaman zaman kendi haklılıklarından vazgeçebilir, birbirlerini anlamaya çalışabilir ve çok daha mutlu bir ilişki sürdürebilirler.
Unutulmamalıdır ki evlilik bir yarış değildir. Bir tarafın kazanıp diğer tarafın kaybettiği bir mücadele alanı da değildir. Evlilik, aynı yöne yürümeye çalışan iki insanın ortak yolculuğudur. Bu yolculukta bazen fikir ayrılıkları yaşanır, bazen kırgınlıklar olur, bazen de taraflar birbirlerini anlamakta zorlanırlar. Ancak ilişkiyi ayakta tutan şey kusursuz olmak değil, yeniden birbirine dönebilmektir.
Belki de bu nedenle evliliklerde sorulması gereken en önemli soru şudur: “Ben haklı mıyım?” değil, “Biz nasıl daha iyi olabiliriz?” Çünkü sevgi çoğu zaman bir tartışmayı kazanmakla değil, bir kalbi kaybetmemekle büyür. Ve birçok evlilik, rutinlerden değil; her tartışmada haklı çıkmaya çalışan iki insanın yavaş yavaş birbirinden uzaklaşmasıyla sona erer.


