Geçenlerde biri bana şöyle dedi: “On beş yıldır aynı evde oturuyorum. Ama hiçbir zaman ‘ev’ demedim oraya. Hep ya çıkmayı düşündüm, ya bir gün gerçek evime gideceğimi hissettim. O gerçek ev nerede, onu da bilmiyorum.”
Bu cümle aklımda kaldı. Çünkü onun yaşadığı durum, kişisel bir tuhaflık değil; bir kültür, bir tarih, hatta belki bir dilin de aynı şeyi söylediğini gösteriyor.
Erol Göka’nın Türk’ün Göçebe Ruhu kitabını okurken bu cümleyi hatırladım. Göka, yüzyıllardır yerleşik hayata geçmiş olmamıza rağmen Türklerin hâlâ göçebe gibi yaşadığını savunuyor: trafikte arabaya ata biner gibi binmemiz, mekân yerine söze yaslanmamız, evlerde değil sohbetlerde var olmamız, yerleşik bir uygarlığın mimarisini bir türlü içselleştirememe hâlimiz. Bütün bunları, Orta Asya’dan getirdiğimiz bir kültürel mirasla, sürdürdüğümüz bir göçebelik damarıyla açıklıyor. Fransız Türkolog Jean-Paul Roux’nun meşhur cümlesini hatırlatır gibi: “Orta Asya’dan henüz gelmişler gibi davranıyorlar.”
Tezin ilk okumada çekici bir tarafı var. Gerçekten de bir şey doğru: bir yerlere tam yerleşemedik. Ama “neden?” sorusunun cevabı, sanırım Göka’nın söylediğinden hem daha küçük, hem daha büyük.
Burada bir an felsefeye sapmak gerek. 1927’de Martin Heidegger, Varlık ve Zaman kitabında ilginç bir Almanca kelime kullandı: Unheimlichkeit. Kelimenin tam içinde Heim var, yani “ev”. Önüne un- olumsuzluk eki gelince ortaya çıkan kelime, “yurdunda olmama, evine ait hissetmeme, tanıdığında bile bir yabancılık taşıma” anlamına geliyor. Türkçeye genellikle “tekinsizlik” diye çeviriyoruz, ama tek bir kelimeyle karşılaması zor.
Heidegger için bu sadece bir his değildi. Bir ontolojik durumdu. İnsan, der Heidegger, ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ne kadar koştursa, ne kadar yerleşmiş gibi davransa, aslında bu dünyaya hiçbir zaman gerçekten yerleşemez. Çünkü hiçbirimiz buraya rızamızla gelmedik. Bu kültüre, bu dile, bu bedene, bu çağa fırlatıldık. Gündelik hayatın akan koşturmacası içinde bunu unutuyoruz; ama bir gece sessizliğinde, bir kayıp anında ya da hiç beklenmedik bir boşlukta fark ediveriyoruz: “Ben aslında buraya hiç ait değildim.”
İşte tam burada Göka’nın kitabıyla Heidegger’in tezi arasında bir köprü kurdum. İkisi de aynı gözlemi yapıyor: yerleşememe hâli. Göka bunu Türklere özgü bir kültürel miras olarak sunuyor; Heidegger ise insan olmanın evrensel yapısı olarak.
Şimdi benim sormak istediğim soru şu: Bizim hâlâ “göçebe” hissetmemizin nedeni, gerçekten Orta Asya’dan kalan bir kültürel iz mi, yoksa bütün modern insanlığın yaşadığı varoluşsal yurtsuzluğun bizde sadece daha az örtülü olmasından mı?
Bir varoluşçu yönelimli bir psikolojik danışman olarak şunu söyleyebilirim: pratikte “ben göçebe ruhluyum, kalıcı bir şeye bağlanamam, doğam böyle” diyen pek çok insan görüyorum. Bu cümle, sahibi farkında olmadan, kendisi için bir kaçış kapısı inşa eder. “Doğam böyle” demek, “değişemem” demektir; “değişemem” demek “sorumlu değilim” demektir. Sartre buna kötü niyet (mauvaise foi) derdi: kendi özgürlüğümüzü değişmez bir öze yaslanarak inkâr etmek. Göka’nın anlatısının riski tam burada. Trafikteki saygısızlığa, mekân kullanımındaki düzensizliğe, sözle var olup yazıyla zayıflamamıza “göçebe ruhumuz öyle” demek, kolektif ölçekte aynı kötü niyet kapısını aralar. Onun bu niyetle anlattığını sanmıyorum. Ama okuyucular için böyle bir yorumlama riski doğurabileceğini düşünüyorum.
Heidegger ise, paradoksal biçimde, daha umut verici bir yere işaret eder. Yurtsuzluğumuz evrenselse, kültürel bir kader değilse, o zaman onunla yapabileceğimiz bir şey var demektir. Evde olmadığını kabul etmek, evi inşa etmenin ilk adımıdır. Göka bize bir tanı sunar; Heidegger ise ne tuhaftır ki bir görev sunar.
Bana kalırsa Göka’nın gözlemi büyük ölçüde doğru, ama nedeni yanlış. Türkler özel bir göçebelik taşıdıkları için yerleşememiş değiller; modern insanın evrensel yurtsuzluğunu Batılı toplumların inşa ettiği o yapay sağlamlık örtüsüyle örtmekte daha az başarılı oldukları için, bu yurtsuzluğu daha çıplak yaşıyorlar. Bu bir eksiklik değil aslında; bir tür çıplak dürüstlük.
Belki de asıl soru “biz hâlâ göçebe miyiz?” değil. Asıl soru şu: Yurdunda olmadığını fark eden insan, bunu kabul ederek mi yaşayacak, yoksa ömrünü yerleşmiş gibi yapmaya mı harcayacak?
İlk yol zor. Anksiyete yaratabilir. Ama Heidegger’e göre asıl yaşamak ancak o yolda mümkündür.
İkincisi rahat. Ama onun da nasıl bir hâl olduğunu biliyoruz: on beş yıl aynı evde oturup hâlâ “gerçek evim başka bir yerde” diye düşünmek.
Bu yüzden yazıyı sizinle bir cevapla değil, bir soruyla bırakmak isterim: Şu an oturduğunuz hayatın hangi köşesinde, “gerçek evim başka bir yerde” diye düşünüyorsunuz?


