Aynı diziyi tekrar izlemek, yıllardır gittiğiniz kafeyi tercih etmek, restoranda menüye uzun uzun bakmak yerine hep aynı siparişi vermek ya da yeni bir şey denemek yerine bildiğimiz seçeneklere dönmek… Bu ve günlük hayatta farkında olmadan yaşadığımız birçok durum, insan zihninin doğası gereği öngörülebilir ve tahmin edilebilir olanı sevdiğini gösterir. Çünkü neyle karşılaşacağını bildiği durumlar, belirsizliğin yarattığı gerginliği azaltır. Bu nedenle çoğunlukla tanıdık olana yöneliriz.
Elbette bu davranışların tamamı psikolojik bir döngüye veya soruna işaret etmez. Bazen sevdiğimiz şeyleri tekrar etmek yalnızca keyif verici bir alışkanlıktır. Ancak bazı dönemlerde bu tercihlerin altında farklı bir ihtiyaç da yatabilir: belirsizlikten uzak kalmak. Çünkü yeni bir dizi nasıl bitecek bilinmez, yeni bir mekânın nasıl çıkacağı belli değildir, farklı bir yemek hayal kırıklığı yaratabilir. Tanıdık olan ise sürpriz barındırmaz. Zihin de tam olarak bu nedenle onu daha güvenli bulur.
Özellikle stresli, kaygılı veya hayatın kontrolümüz dışında ilerlediğini hissettiğimiz dönemlerde bu eğilim daha görünür hale gelebilir. Kişi farkında olmadan kendini daha çok rutinlere sarılırken bulabilir. Çünkü rutinler, bir süreliğine de olsa dünyayı daha öngörülebilir hale getirir, belirsizliğin yarattığı rahatsızlığı azaltır ve kişiyi daha güvende hissettirir.
Psikolojik olarak yaklaştığımızda bu durum için “belirsizliğe tahammülsüzlük” kavramını kullanmak yanlış olmaz. Belirsizlik bazı insanlar için yalnızca bilinmeyen bir durum değil, aynı zamanda potansiyel bir tehdit olarak algılanabilir. Bu nedenle zihin, mümkün olduğunca sürprizleri azaltmaya ve sonucu tahmin edebileceği alanlarda kalmaya çalışır. Tanıdık olanın verdiği rahatlık biraz da buradan gelir.
Tam da bu noktada kontrol ihtiyacı devreye girer. Bazen belirsizlikten uzaklaşmak yalnızca aynı şeyleri seçmekle ve kendimize bir konfor alanı yaratmakla sınırlı kalmaz. Zihin bu kez daha fazla bilgi toplamaya, daha fazla emin olmaya ve daha fazla kontrol etmeye çalışır.
Belirsizlikle karşılaştığımız her alan bu döngüyü tetikleyebilir. Örneğin, partnerden gelen bir mesajı tekrar tekrar okumak, “Bir şey mi oldu?” diye birkaç kez sormak, arkadaş grubuyla yapılacak bir planın detayları henüz belli değilse günler öncesinden tekrar tekrar “Saat kaçta buluşuyoruz?”, “Kesin gidiyor muyuz?”, “Herkes geliyor mu?” gibi sorular sormak… İş hayatında gönderilen bir e-postanın cevabını sık sık “cevap geldi mi?” diye kontrol etmek, önemli bir görüşme öncesi söylenebilecek cümleleri tekrar tekrar zihinde değerlendirmek ya da bir sağlık kontrolünden sonra sonuç açıklanana kadar internette sürekli araştırma yapmak da benzer örüntülerdir. Burada amaç çoğu zaman belirsizliğin yarattığı huzursuzluğu kontrol etmeye çalışmaktır.
İlişkiler bu açıdan oldukça belirleyici, bazen ise tetikleyicidir. Çünkü insan ilişkilerinde hiçbir zaman tüm cevaplara sahip olamayız. Karşı tarafın ne düşündüğünü, bir olaydan nasıl etkilendiğini ya da gelecekte nasıl davranacağını tamamen bilmek mümkün değildir. Bazı insanlar bu belirsizlikle daha rahat kalabilirken, bazıları için bu durum yoğun bir zihinsel uğraşa dönüşebilir. Bu nedenle belirsizliğe tahammül etmekte zorlanan kişiler, zaman zaman ilişkilerde de daha fazla güvence aramaya başlayabilir.
Kontrol etme davranışı ilk anda rahatlatıcı hissettirebilir. Beklediğiniz bir mesaj geldiğinde, arkadaşınız planın kesinleştiğini söylediğinde, iş yerinde aklınızı kurcalayan bir konuda net bir cevap aldığınızda ya da merak ettiğiniz bir durum açıklığa kavuştuğunda kısa süreli bir rahatlama hissedebilirsiniz. Ancak bu rahatlama çoğu zaman kalıcı olmaz. Bir süre sonra yeni bir soru, yeni bir belirsizlik ya da yeni bir senaryo ortaya çıkar ve zihin yeniden güvence aramaya başlar.
Bilişsel davranışçı yaklaşım bu tür davranışları sıklıkla “güvence arama davranışları” olarak tanımlar. Bu davranışlar kısa vadede kaygıyı azaltıyor gibi görünse de uzun vadede kişinin belirsizliğe dayanma kapasitesini zayıflatabilir. Çünkü zihin her rahatlamayı “kontrol ettiğim için güvendeyim” şeklinde öğrenir. Sonuç olarak kontrol davranışı arttıkça, kontrol etme ihtiyacı da artmaya devam eder. Bu noktada mesele yalnızca davranışın kendisi değil, zihnin bu davranışı nasıl öğrendiği ve sürdürdüğüdür.
Tüm bu süreç aslında tek bir noktaya işaret eder: Kontrol ihtiyacı çoğu zaman bir karakter özelliğinden çok, insan zihninin belirsizlikle kurduğu ilişkinin bir sonucudur. Güvende hissetme ihtiyacı evrenseldir. Ancak bazen bu ihtiyaç tanıdık rutinlere sarılmak şeklinde ortaya çıkarken, bazen de sürekli emin olmak isteme, kontrol etme ve güvence arama davranışlarına dönüşebilir.
Günlük yaşamda bu eğilimler çoğu zaman normal sınırlar içinde kalır. Ancak bu davranışların “güvence arama” örüntüleri olduğunu fark etmek ve tekrar ettikçe yaşamı zorlaştırabildiğini görmek önemlidir. Yoğunlaştığında ve kişinin günlük işlevselliğini, özellikle de ilişkilerini etkilemeye başladığında OKB, anksiyete ve benzeri psikolojik süreçlerle ilişkili olabileceği unutulmamalıdır. Bu noktada belirsizliğe tolerans geliştirmeye çalışmak, kontrol etme ve onay arama ihtiyacını azaltmaya yönelik küçük adımlar denemek faydalı olabilir. İçinden çıkamadığınızı hissettiğiniz ya da bu döngünün giderek zorlayıcı hale geldiği durumlarda ise bir uzmandan destek almak en sağlıklı ve destekleyici adımdır.
Son olarak, konu belki de belirsizliği ortadan kaldırmak değil, onunla kalabilmeyi öğrenmektir. Bu sürecin en kritik noktasıdır. Çünkü bazen asıl mesele hayatı kontrol etmek değil, kontrol edemediğimiz şeylerle yaşayabilmeyi öğrenmektir.


