Çarşamba, Mayıs 6, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Uyuyan Adam Filmi Üzerinden Yabancılaşma Eylemsizlik ve Kayıtsızlık Üzerine

Uyuyan adam (The Man Who Sleeps/ Un Homme Quı Dort) 1974 yapımı aynı adlı romandan esinlenen bir Fransız filmidir. Filmin genel teması isimsiz bir gencin topluma ve kendine yabancılaşması, bilinçli eylemsizliği ve kayıtsızlığı ele alınır fakat filmin ilerleyişinde karakterin içsel yapısı da değiştiği için bu kavramları part1 ve part 2 şeklinde ele alacağım. Film, 25 yaşındaki karakterin bir sabah alarmını kapatması ve sınava girmemeyi tercih etmesiyle başlar. Film siyah beyazdır kahramanımız gridir. Part 2 de mekanın değişimi de karakterin ruh değişimine paralel değişmektedir. Film, diyaloglardan oluşmaması sadece dış sesin olması, mekan kullanımı ile de konusuna bütünlük sağlamaktadır. Küçük bir uyarıda bulunmalıyım film bazılarına rahatsızlık verebilir içsel sıkıntıyı ve nihilizmi yansıttığı için fakat bazen de rahatın bozulması gerekmez mi?

Part 1

Film, aktörün alarmına kalkmayıp sınavına gitmemesiyle başlar fakat aktörün silikçe kalabalığın içinde okula gittiği sınavına girdiği bir kısmı da gösterilir sınav anında soyutlanan, sorgulayan yabancılaşan bir özne. Burada bahsedeceğim konular Hegel’in diyalektiği sonra aktörün eylemsizliği seçimi Sartre üzerinden ele alınacaktır. Hegel diyalektiği, tez- antitez ve sentez üçlüsü ve bunların zıtlıklarıyla açıkladığı bir sisteme dayandırır ve ilk hali (tez) olan önermeden onun zıddı olan (antitez) başka bir halini alır ve ilkini olumsuzlar, çatışan iki unsur uyumlanarak sentez halini alır (Kalyoncuoğlu ve Kalyoncuoğlu,2022). Burada ilk başta sınava giren, uyanan adam aktörün tezidir ve sistemin kölesidir. Aktörün part 1 de dönüştüğü sistemin efendisi olmaya çalışan bilinçli eylemsizliği seçen, akış halde olan uyuyan adam antitezdir. Part 2 de yalnızlığını, korkusunu fark eden huzursuz aktör ise sentezdir. Filmde, ikiz portrenin asılı olması ve gösterilmesi dış sesin ‘Başka birisi, belki ikizin belki de düzenli benzerin senin yapmadıklarını, birer birer senin yerine yapıyordur; uyanıyor, yüzünü yıkıyor, dışarı çıkıyor ve sınava yetişmesine izin veriyorsun’ demesini bu diyalektik ile açıklayabiliriz. Part 2 ye dönüşümünü hem Lacan’ın simgeselin çöküşüyle gerçeğin istilasına uğramasıyla hem de Hegel’in tez ve antitezin çatışmasıyla sentezin oluşumuyla açıklayabiliriz.

Yabancılaşma ve Eylemsizlik

Filmde aktörün bir ismi olmaması ve aktörün erkek olduğu halde dış sesin kadın olması ve ‘sen’ diliyle konuşması yabancılaşma temasını yansıtıyor aynı zamanda sen dili aktörün yerine kendinizi koymanızı özdeşleşmenizi sağlıyor. Sınavına gitmek istememesi, modern kapital toplumun özneyi performansa zorlaması ve öznenin nesneye dönüşüp kendine yabancılaşması olarak açıklanabilir. Aktör, eylemsizliği ve seçim yapmamayı seçerek bir tepki veriyor part 1 de. İnsanın özneden nesneye evrilme durumu Marx’ın yabancılaşma kavramıdır ve insanın kendisini düşünen, duyan, kendi sesi olarak değil kendini dışlamış nesnesi olarak algılamasını yabancılaşma kavramı ile açıklar (Turanalp, 2019). Bu filmde de aktörün konuşmaması, dış sesinin kadın olması ve kendisini özne olarak algılamaması bu yabancılaşmaya örnektir. Byung-Chul Han toplumun performans toplumuna dönüştüğünden bahsetmiştir. Performans toplumu, bireylerin sürekli kendini başkalarıyla kıyasladığı ve kendilerini iyi göstermeye uğraştıkları bir toplumdur ve insanlar bunun yarattığı baskı ile karşı karşıyadır (Yücedağ ve Demir, 2024). Modern insanın yabancılaşmasına Lacenyen perspektiften bakarsak kapitalist söylem, eksiği örten tamlığı vadeden bir söylemdir ulaşılması imkansız olan nesne a (objet petit a, arzunun nedeni olan ama erişilmesi mümkün olmayan şey) erişilebilir olarak tanıtılmaktadır (Çelik, 2021). Kapitalist söylem tamlığı, eksiği reddederek imkansızlığı da reddeder ama filmdeki karakterin kendini kırık aynada görmesi ve bir bütün olarak görmemesi tamlık ilizyonuna giremediğini de göstermektedir. Lacan’ a göre nesne a ve jouissance bağlantılıdır ve kapitalist söylemde nesne a ulaşılabilir olduğu için Jouissance’ın da sürekli olması vadedilir bunun sonucunda Jouissance fazlası ortaya çıkar bu fazlalılığın alanı ölüm dürtüsüne aittir (Çelik, 2021). Sürekli tüketim vadinde bulunan hazzı teşvik eden sisteme yabancılaşan bir aktör görüyoruz filmde. Eylemsizliği seçen, Jouissance’dan feragat eden bir özne. Yalnızlığı seçen, odasını dünyanın merkezine koyan, yemek yemeği zevk aracına dönüştürmeyen, cinsel ilişkide bulmayan Jouissance’ndan vazgeçen bir özne. Ölüm dürtüsü Freud’a göre libidonun sakinlik anına geri dönme isteğidir bu filmde saatin 05:15’te durması zamanın akışına karşı gelmesi ölüm dürtüsü ile açıklanabilir. Karakterin eylemsizliğine gelirsek bu ilk kısımda bilinçli bir çekilme ve yalnızlık gibi daha sakin bir biçimde ele alınır. ‘Çalar saatin çalıyor, kılını kıpırdatmıyorsun, yatağından çıkmıyorsun, tekrar kapatıyorsun gözlerini, yeniden düşündüğün bir eylem değil hatta bir eylem bile değil eylem yoksunluğu. Çalar saati duymuştun zaten uyanıktın ama hareket etmiyorsun, hareket etmeyeceksin’ monoloğu ile aktarılıyor. ‘Yaşama, bir şeyler yapma havanda değilsin: sadece devam etmek istiyorsun belemeye ve unutmaya devam etmek’ bu monolog sonrası aktörün kendiyle sırt sırta halleri gösterilir bu sırt sırta hali karakterin tezi ve antitezi olarak yorumlanabilir. Part 2 de içsel durumunun değişimiyle bu bekleme ve unutma isteğinin öfkeli halini göreceğiz. ‘Ölmüş vakitler, hiçbir şey duymama, görmeme sessiz ve hareketsiz kalma isteği. Hiçbir şey istememek. Bekleyecek bir şey kalmayana kadar beklemek.’ Burada hem ölüm dürtüsünden bahsedebiliriz hem de aktörün eylemsizlik isteğinden. Part 1de mekan seçimi de karakterin akışkan, şeffaf, dingin yapısına paralel olarak daha silik ve dingin. Sartre’ a göre kişi seçmemeyi bile seçer. Eylemsizlik, hiçbir şeyi seçmemek değil seçmemeyi seçmektir. Sartre, insanların kendi yaşamını seçme ve bu seçimlerin sonuçlarıyla yüzleşme özgürlüğü olduğunu savunur ve bu özgürlük beraberinde sorumluluğu da getirir ‘özgür olmaya mahkum insan dünyanın yükünü de taşır’ birey bu sorumluluğu reddettiğinde varoluşsal kriz yaşar (Pamukcu,2024). Filmin sonlarına doğru o kriz anları gözle görünür hale gelmeye başlar. Filmin ilk kısımlarında eylemsizlik bir kayıtsızlık şeklinde iken daha sonra karakterin kriz anını, korkularını görmekteyiz.

Part 2

Filmin sonlarına doğru dış ses tekinsizleşir, hızlanır ve kaygı yaratır bu karakterin iç dünyası ile de uyumludur. Uyuyan adam artık uyanmaya korkusuz olmadığını, unutamadığını, akışta kalamadığını fark etmeye başlar. Kaygılandığını, tırnaklarını yemeye başladığını görürüz. Filmi partlara ayırma nedenimde karakterin iç dünyasının nasıl değiştiğini o sakin eylemsiz hallerinin çökmeye başladığını değişimini daha iyi yansıtabilmek. Burada mekan kullanımında karakterdeki yoğun nefret dönüşümüne paralel olarak oyun parklarını hapishane olarak görmesi silik mekan kullanımından daha boğucu hale geçtiğini görüyoruz. Odasının yıkıldığı sahne Lacan’ın simgesel düzenin çöküşüyle açıklanabilir. Simgesel düzen yasa, dil ve kültürün alanıdır. Karakterin hiç konuşmaması toplumdan kopması simgeselin çöküşüdür. Simgesel çökerse Lacan’a göre gerçekle (Reel) ile karşılaşır ve gerçeğin istilasına uğrayan özne yoğun kaygı yaşar. Filmde artık öznenin tırnaklarının etini yemeye başlaması, korku yaşaması ve uyuyamaması bununla bağdaşır. ‘kayıtsızlığın çok durağan, yağan yağmuru sezemeyen kişisin. Ama fareler bir hışımla, kan ter içinde kalkmazlar yataklarından. Tırnağının yarısını koparıyorsun etine tutunduğu yerden sökerek.’ Buradaki monologlardan karakterin değişimini artık akışkan, bilinçli dingin eylemsizliğinden kayıtsızlığından kaygılı, korkularını fark eden özneye dönüşünü görüyoruz ama sonunda tekrar aynı döngüye başlıyor eski kayıtsızlığı olmadan. Bu geri dönüş Hegel’in antitezin teze geri dönüşü ile açıklanabilir bu geri dönüşte de tekrar aynı hali olmaz değişir. Filmin sonlarında kameradan karakterin gözüne geçişi Lacan’ın öznenin bakışa yakalanması ile açıklanabilir kendini toplumdan soyutladığını sanan karakter artık toplumun bakışına yakalanmış ve içselleştirmiştir. ’Mutsuzluk, üzerine çökmedi usulca sokuldu sana. Titizlikle girdi hayatına, hareketlerine, saatlerine, odana, kırık aynanda gördüğün yüzündeki çizgileri eline geçirdi, musluğundan damlayan suya sızdı. Tuzak, bazen seni neşelendiren kibirlendiren coşturan o duygudu; sadece odana ihtiyacın olduğunu sanıyordun güçlerin terk etti seni’ bu monologtan karakterin değişimini ve yaptığı şeylerin boş olduğunun farkına vardığını görüyoruz. Filmin son dakikalarında sesin iyice tekinsizleştiğini, şehrin daha gürültülü, kalabalık bir yere dönüştüğünü ve karakterin insanlarla kendi gibi hissetmeye başladığını görüyoruz ve nefretini yansıtmaya başlıyor ‘sana ne kadar yakın olduklarını hissedebiliyor, gölgelerini takip ediyorsun ve onlardan nefret ediyorsun: tavan arasındaki canavarlar’ insanları canavar olarak görüp nefretini yansıtmaya başlıyor. Filmin sonlarında karakterin olduğu çevresel görüş giderek silikleşiyor ve nesnelerin anlamını kaybettiği bu sahneyi filmi beraber izlediğim arkadaşım Gülderen Özgür, Filmin başlarında bilinçli bir unutma, geri çekilme tarif edilirken artık öznenin ‘unutmayı öğrendiğini unutuyorsun’ ifadesiyle bilişsel süreçlerindeki farkındalığını kaybettiğini ve artık iradi değil otomatikleşen unutmaya döndüğünü, bu çevresel görüşün silikleştiği sahnenin de bu bilişsel çözülmenin görsel hali olduğu ve yaşadığı krizin yapay unutma halinin çöküşü olduğu görüşünde bulundu bende yazımda buna yer vermek istedim. Filmin en sonunda karakterin tekrar aynı yere dönmesiyle son buluyor.

Sonuç

Eylemsizliği, kayıtsızca seçen isimsiz bir aktörün filmdeki değişimlerini özgürlük ve yabancılaşma kavramları üzerinden yansıtmaya çalıştım. Dijital yabancılaşma ilginizi çekiyorsa eğer İnanılmaz Dijital Sirk dizisini önermekteyim.

Kaynakça

  • Pamukcu, G. (2024). George Perec’in Uyuyan Adam Adlı Yapıtında Eylemsizliğin Varoluşsal Anlamı. Söylem Filoloji Dergisi, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri Özel Sayısı, 134-152. https://doi.org/10.29110/soylemdergi.1543267.

  • Kalyoncuoğlu, K. S., & Kalyoncuoğlu, S. (2022). Aydınlanma Sonrası Eleştirel Felsefe Geleneğinde İki Düşünür: Hegel ve Foucault. The Journal of International Scientific Researches, 7(2), 149-160. https://doi.org/10.23834/isrjournal.1097713.

  • Turanalp, M. F. (2019). Din ve Eğitim Bağlamında “Yorgunluk Toplumu”. Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 48(48), 227-278. https://izlik.org/JA37JE73BZ.

  • Yücedağ, İbrahim – Demir, Ali Eren. “Performans Toplumunda Mutluluk Endüstrisi ve Spiritüellik”. Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. 34 (01 Haziran 2024): 6-26. https://doi.org/10.35415/sirnakifd.1413220.

  • Çelik, D. (2021). Kapitalist Söylemde Zevk ve Lacanyen Etik. Bitig Edebiyat Fakültesi Dergisi, 1(1), 173-181. https://izlik.org/JA78JZ34AS.

Şeyda Nur Cantürk
Şeyda Nur Cantürk
Psikoloji 3. Sınıf öğrencisiyim. İkinci üniversite olarak çocuk gelişimi okumaktayım. Alanımda kendimi geliştirmek istediğim için eğitimlere, seminerlere katılmaktayım. Klinik psikolojiye olan ilgimi bilişsel kuramlarla harmanlayarak eklektik bir yaklaşımla farklı psikoterapileri bir araya getirme çabası, yazılarıma disiplinlerarası bir derinlik kazandırır. Tek doğru yoktur görüşünü savunmaktayım. Psikolojik kuramları gündelik hayatla buluşturmayı, akademik bilgiyi anlaşılabilir dille aktarmayı amaçlamaktayım. Psikolojiyi sadece okunan değil hissedilen bir şeye dönüştürmeye çalışıyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar