Bazen hayatımıza ansızın giren insanlar olur. İlk karşılaşmada içimizi ısıtan bir gülümseme, samimi görünen bir ilgi, hatta hafif bir çekicilik… Sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi davranırlar. Göz teması kurarlar, seni gerçekten dinlediklerini hissettirirler, sözleriyle adeta ruhunun kıyılarını okşarlar. Konuşmaları yumuşacık, yaklaşımları davetkâr, yakınlık kurma hızları ise şaşırtıcı derecede çabuktur.
Ama günler, haftalar geçtikçe içerde bir yerlerde ince bir çatlak oluşmaya başlar. Başlangıçtaki o sıcaklığın yerini belirsiz, adı konmamış bir huzursuzluk alır. Yavaş yavaş fark edersin: Bu yoğun ilgi aslında sana değil, senin üzerinden elde edebileceklerine yönelikmiş. Sen bir kişi değil, bir kaynakmışsın onlar için.
İşte Erich Fromm’un kişilik yönelimleri arasında tarif ettiği “sömürücü tip” (exploitative orientation) tam da bu dinamik üzerine kuruludur. Fromm’a göre sömürücü karakter yapısındaki insanlar, derinlerde çok güçlü bir yetersizlik, değersizlik ve boşluk duygusu taşırlar. Ancak bu içsel eksikliği gidermek için kendi iç dünyalarına dönüp üretmek, emek vermek, sabretmek, yaratmak, büyümek yolunu seçmezler. Bunun yerine çok daha kestirme ve risksiz görünen yolu tercih ederler: dışarıdan almak.
Başkalarının fikri, enerjisi, sevgisi, zamanı, itibarı, emeği, hatta duygusal sıcaklığı… Hepsi onlar için alınabilir, tüketilebilir, emilebilir bir kaynaktır. Sanki içlerinde dipsiz, kapkara bir kuyu vardır. Oraya ne atarsan at, ne kadar değerli olursa olsun, hiçbir şeyin yankısı geri gelmez. Çünkü o kuyunun dibi yoktur.
Günlük yaşamın içinde bu kişileri tanımak, aslında ilk başta sandığımız kadar zor değildir. Tek yapman gereken, sözlerle gösterilenle davranışlarla ortaya konan arasındaki uçurumu fark etmektir.
Birkaç Tanıdık Sahne
-
Birlikte başladığınız projede en zor, en sıkıcı, en görünmez işleri sana bırakıp, tam sonuç alınacağı anda sahneye çıkarlar ve “bizim başardığımız” diye sahiplenirler.
-
Seninle sohbet ederken ağzından çıkan özgün bir fikri, birkaç gün sonra başka bir ortamda, sanki yıllardır kendi beyniyle yoğurup pişirdiği bir düşünceymiş gibi büyük bir heyecanla anlatırlar. Kaynak belirtmeden. Teşekkürsüz.
-
Sana gösterdikleri yoğun ilgi, aslında seni tanımaya değil, “senden ne koparabilirim” radarını çalıştırmaya yöneliktir.
-
Başkalarının maddi kaynaklarını, duygusal enerjisini, boş zamanını adeta kendilerine doğuştan verilmiş bir hak gibi tüketirler. “Hayır” cevabını ise kişisel bir hakaret olarak algılarlar.
-
Senin bir başarını ilk anda alkışlar gibi görünürler; ancak o başarı kendilerini gölgede bırakmaya başladığında aniden küçümseme, iğneleme ve hatta açıkça kıskançlık devreye girer.
Dışarıdan bakıldığında çoğu zaman etkileyici bir profil çizerler: Kendine güvenli, karizmatik, girişken, iş bitirici, sosyal ortamlarda parlayan tipler… Oysa Fromm’un altını çizdiği gibi bu parlak görüntü, yalnızca içlerindeki derin boşluğu örten ince bir kabuktur. Kendi içlerinde üretemeyen, yaratamayan, kendi ruh zenginliğine dayanamayan insan, ayakta kalabilmek için sürekli dışarıdan beslenmek zorundadır.
İlişkilerdeki En Sinsi ve Tehlikeli Körlük
Bu noktada Engin Geçtan’ın çok güçlü bir saptamasını hatırlamamak elde değil. Geçtan der ki: İlişkilerde en büyük körlük, kişinin kendi ihtiyaçlarını karşısındakinin ihtiyaçları ile karıştırmasıdır. Sömürücü tiplerde bu psikolojik manipülasyon neredeyse yapısal bir özelliktir. Senin sınırlarını, senin zamanını, senin duygusal kapasiteni onların içsel açlığını kapatmak için kullanmayı son derece doğal, hatta hak edilmiş bir şey gibi görürler.
Irvin Yalom’un ilişkilere dair o çok çarpıcı tanımı da tam buraya oturur: Gerçek bir ilişki, iki insanın birbirinin varlığını çoğaltmasıdır. Eğer bir taraf diğerinin enerjisini, coşkusunu, umudunu, zamanını sürekli tüketiyorsa; orada artık ilişki yoktur, bağımlılık vardır. Ve çoğu zaman bu bağımlılık tek taraflıdır: Sen verirsin — onlar alır. Sen biraz daha verirsin — onlar daha fazlasını talep eder. Ta ki bir sabah aynaya bakıp şaşkınlıkla kendine şu soruyu sorana kadar: “Ben ne zaman, nasıl bu kadar yoruldum?”
Büyünün Bozulduğu O Sessiz Ama Devasa An
Yine de sömürücü tiplerle ilgili en güçlü taraf şudur: Bir kez gerçekten “görmeye” başladığında, o etkileyici, cilalı kabuğun altındaki gerçek artık asla eskisi gibi gizlenemez. Ve o anda, kelimelere pek dökülmeyen ama bütün bedeni sarsan bir aydınlanma yaşanır: Ben burada sevilmiyorum. Ben birinin eksikliğini, boşluğunu, açlığını kapatmak için kullanılıyorum.
Fromm’un da defalarca vurguladığı gibi, gerçek güç ve gerçek özgüven, başkalarından zorla ya da tatlılıkla alınanda değil; insanın kendi iç dünyasından üretebildiği, yaratabildiği, büyütebildiği şeydedir. Sömürücü tiplerden uzaklaşmak çoğu zaman sanıldığı kadar karmaşık bir mücadele gerektirmez. Bazen yalnızca fark etmek yeterlidir. Bazen sadece olaya bir isim koymak: “Bu sömürücü bir yaklaşımdır.” Bazen de içinden sessizce, ama çok net bir şekilde “Ben bunu hak etmiyorum” diyebilmektir.
Çünkü gerçeği gördüğün o andan itibaren hem onları, hem de —daha da önemlisi— kendini bambaşka bir gözle görmeye başlarsın. İlişki belki fiilen bitmez, belki bir süre daha sürer. Ama sen kurtulursun. Ve o kurtuluş, dışarıdan hiçbir şey alınmadan, sadece kendi içinden doğan en temiz, en güçlü duygusal özgürlük hissidir. Bu farkındalık, bireyin kendi karakter analizi sürecinde atabileceği en kıymetli adımlardan biridir.


