Sevdiğin insanlarla oturduğun kalabalık bir masadasın. Kahkahalar havada uçuşuyor. Herkes bir şeyler anlatıyor. Masada yoğun bir heyecan, ses cümbüşü ve görünür olma yarışı hâkim. Tam o esnada aklına harika bir fikir geliyor ya da cümlesini kurmaya çekindiğin içten bir hikâye… Dudakların hafifçe aralanıyor; söze girmek için konuşan kişinin cümlesini bitirmesini bekliyorsun. Doğru anı bulduğunda ağzından birkaç kelimenin dökülmesiyle daha yüksek bir sesin araya girmesi ve birkaç çift gözün senin üzerinden başka bir hareketliliğe kayması bir oluyor. Kurmaya başladığın o cümle, henüz yüklemini dahi tamamlayamadan asılı kalıyor havada. Sen de yavaşça geriye çekilip boğazında düğümlenen hevesi yutkunarak aklına gelenleri zihnine hapsediyorsun. O an zihninden geçen tek bir “boş ver” kelimesiyle oturduğun sandalyeye daha da gömülüyorsun.
İşte duygusal görünmezlik, tam olarak o küçük “boş ver”in içine sığdırılan o sessiz ve kırgın anla başlar. Asıl mesele sesinin yetersiz olması değildir; varlığının, zihninden geçenlerin ve hissettiklerinin merak edilmediğini sezdiğin o anın ta kendisidir. O an zihnine o yakıcı soru düşer: “Acaba doğru masada mıyım?” Ya da suçu yine kendinde ararsın: “Sesimi biraz daha yükseltseydim belki dinlerlerdi…” O an fiziksel olarak masadasındır, hatta sana bakıp gülümseyenler bile vardır ama bilirsin işte; bakılmak başka şeydir, gerçekten görülmek başka şey…
Peki insan en çok ne zaman incinir? Sesini duyuramadığında değil, merak edilmediğini hissettiğinde. Karşımızdakilerin bizi anlamak için değil, sadece kendi söyleyecekleri şeyin sırasını beklemek için yüzümüze baktığını fark ettiğimizde. İletişim dediğimiz o zarif köprü, bir anda herkesin aynı anda bağırdığı ama kimsenin birbirini duymadığı gürültülü adeta bir panayıra dönüşür. Böylece akılda şöyle sorular belirir: “Eğer sesini en çok yükselten, en çok kendinden bahseden kazanıyorsa benim kazanmam için ben de mi öyle olmalıyım? Ben de dinler gibi yapıp sadece kendi hikâyemi anlatmanın fırsatını mı kollamalıyım?” Bu sorular, insanın kendine kurabileceği en tehlikeli tuzaklardır. Çünkü görünmezlikten kaçmak için başkalarını görünmez kılmaya başladığında gürültünün bir parçası olursun; buna rağmen yalnızlığın azalmaz. Aksine, sırf bencilce öne atılmamak için geri çekilmek ile kendine yabancılaşmak arasında sıkışıp kalırsın.
Meseleye psikolojik pencereden baktığımızda, masada yaşananlar basit bir nezaketsizlikten çok daha fazlasıdır. İnsan beyni, sosyal yapısı gereği kabullenilmeye ve ait olmaya programlanmıştır. Sözümüzün kesildiği ya da bakışların üzerimizden kaydığı o an, zihnimiz bunu sıradan bir iletişim kazası olarak algılamaz. Evrimsel psikolojide “ostrasizm” yani sosyal dışlanma olarak adlandırdığımız bu durum, beyinde fiziksel acıyla aynı bölgeleri (anterior singulat korteks) tetikler. Boğazınızdaki o düğüm ve içsel geri çekilme, aslında zihninizin duyduğu gerçek bir duygusal ağrının bedensel karşılığıdır.
Yarım kalan cümlelerin ardından gelen o “boş ver” kelimesi ise savunma mekanizmalarımızın devreye girdiğinin işaretidir. Sürekli hislerinin ve fikirlerinin önemsizleştirilmesine maruz kalan birey; zamanla öğrendiği bir çaresizlikle kendi kendini susturmaya başlar (self-silencing). “Nasıl olsa duyulmayacağım” düşüncesi, kişiyi duygusal kabuğuna çekilmeye zorlar.
Peki, bu durum insanı neden “Ben de mi bencil olmalıyım?” noktasına getirir? Çünkü maruz kaldığımız incinmeyle baş etmenin en kolay yolu, inciten davranışla özdeşim kurmaktır. Psikolojide bir savunma mekanizması olarak gördüğümüz bu durum, kişinin kırılganlığını gizlemek için bencilce bir hırs geliştirmesine neden olur. Ancak başkasını görünmez kılarak elde edilen görünürlük özsaygıyı beslemez; aksine derin bir sahtelik hissi yaratır.
Hümanist psikolojinin öncülerinden Carl Rogers, bir insanı yargısız ve kesintisiz dinlemenin ondaki en temel iyileştirici güç olduğunu söyler. Buna psikolojide “aynalama” denir. Bir insana “Seni duyuyorum ve varlığın benim için önemli” mesajını vermek, onun varoluşsal kaygılarını yatıştırır.
Esasen mesele daha yüksek sesle bağırmak değil; dinlenmenin, nezaketin ve bir başkasının gözünün içine bakıp “Ee, sen ne düşünüyorsun?” diye sorabilme inceliğinin kaybedilmemesidir. Gerçekten görünür olmak gürültü çıkarmakla ilgili değildir. Sizi gerçekten gören, cümleniz yarım kaldığında “Lütfen devam et, seni dinliyorum” diyen o tek bir kişinin varlığı, yüzlerce gürültülü masadan daha değerlidir.
İlişkilerimizi gürültü savaşlarına çevirmek ya da tamamen kabuğumuza çekilmek zorunda değiliz. Asıl psikolojik olgunluk; gürültünün ortasında bile kendi özgün sesimizi kaybetmeden, bir başkasına “görülme” alanını açabilme cesaretidir. Çünkü iyileşme, başkasının sesini bastırarak değil; yarım kalan o cümleyi nezaketle tamamlatacak masaları seçebildiğimizde başlar.
Kaynakça
- Psikoloji Otantik. (2025, 30 Aralık). Kendine yabancılaşmak: Hayatın içinde olup kendinden uzak kalmak. https://psikolojiotantik.com/kendine-yabancilasmak-hayatin-icinde-olup-kendinden-uzak-kalmak

