Cumartesi, Şubat 21, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Doğru veya Yanlış Olmak?

Son zamanlarda “doğru” ve “yanlış” olma fikri üzerine sıkça düşünüyorum. Çünkü bu mesele yalnızca teorik bir tartışma alanı değil; gündelik hayatımda da karşıma çıkan, kararlarımı ve duygularımı doğrudan etkileyen bir konu. Her şeyi gerçekten doğru yapmak mümkün mü? Ya da her şeyi doğru yaptığımızı düşünmek her zaman sağlıklı mı? Peki yanlış yaparsak… gerçekten ne olur? Bazen bile bile yanlış yaptığımızı düşündüğümüz seçimlerin mutlaka tek ve net bir açıklaması olmak zorunda mı?

Doğru ve yanlış ne zaman hayatımızda bu kadar belirleyici hâle geldi? Bu sınırlar kim tarafından, nasıl çiziliyor? Ve biz neden kendimizi bu çizgilere göre yargılıyor, eleştiriyor ya da tam tersine ödüllendiriyoruz?

Bu soruların önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü kendimizi “yanlış” hissettiğimizde ya da bir şeyleri doğru yapmadığımıza inandığımızda, çoğu zaman yalnızca davranışı değil, kendimizi de sorgulamaya başlıyoruz. Bu noktada ortaya çıkan suçluluk, utanç ve anksiyete gibi duygular, kişiyi bir yardım arayışına ve kimi zaman terapiye yönlendirebiliyor. Bu yazıyı hazırlama motivasyonum da tam olarak buradan doğdu: Doğru–yanlış algısının psikolojik boyutunu araştırmak ve bunu kendi düşüncelerimle birlikte ele almak.

Aslında bu soruların tek bir cevabı yok. Hem “her şeyi doğru yapma” çabası hem de “doğru”nun neye göre belirlendiği, düşündüğümüzden çok daha karmaşık süreçlere dayanıyor. Psikolojik açıdan bakıldığında doğru ve yanlış algısı bağlamsal ve öznel olarak şekillenebiliyor. Bazen bile bile yanlış yaptığımızı düşündüğümüz davranışları anlamlandırmaya çalışırken zorlanmamızın nedeni de bu: Tek bir sebep bulmaya çalışıyoruz. Oysa geçmiş deneyimlerimiz, öğrendiklerimiz, alışkanlıklarımız, korkularımız ve içinde bulunduğumuz çevre bu sürecin hepsine birlikte etki ediyor. Bu nedenle bir davranışın neden “yanlış” olduğunu çözmeye çalıştıkça mesele daha da karmaşık hâle gelebiliyor.

Her Şeyi Doğru Yapma Çabası

“Her şeyi doğru yapmaya çalışmak” derken kastettiğim tam olarak şu: Yanlış yaptığımızı düşündüğümüzde çoğu zaman orantısız tepkiler veriyoruz. Kendimize kızıyor, uzun süre zihnimizde aynı düşünceleri döndürüp duruyoruz. Ardından benzer sorular geliyor: “Neden yaptım?” ya da “Tekrar yapar mıyım?” Oysa bu sorular çoğu zaman kalıpsal ve yıpratıcı olabiliyor.

Bizim için büyük anlamlar yüklediğimiz bir “yanlış”, bir başkası için son derece önemsiz olabilir. Bu da şu yanılgıyı doğurabiliyor: “Madem başkası için önemsiz, benim için de öyle olmalı.” Ancak herkesin doğru–yanlış algısı farklı deneyimlerden beslendiği için bu karşılaştırma çoğu zaman işlevsel olmuyor.

Bu algının oluşmasında sosyal çevrenin etkisi oldukça büyük. Büyüdüğümüz aile, arkadaşlık ilişkilerimiz ya da hayatımıza sonradan dâhil olan kişiler, neyi doğru neyi yanlış olarak değerlendirdiğimizi doğrudan etkileyebiliyor. Hatta kimi zaman ailemizden gelen bir yargıdan çok, bir arkadaşın tepkisi bizim için daha belirleyici olabiliyor. Buradaki paradoks şu: Doğru ve yanlış kavramları esnek ve değişken olabiliyor; ancak biz bu kavramlara büyük bir kesinlik atfediyoruz. Bu kesinlik arttıkça da kafa karışıklığı kaçınılmaz hâle geliyor.

Doğru–Yanlış Algısı ve Anksiyete

Bu düşünme biçiminin zorlayıcı bir yönü de anksiyete ile olan ilişkisi. Günlük hayatta çoğu zaman bir şeyin gerçekten doğru mu yanlış mı olduğunu sorgulamadan, zihnimizde yerleşmiş şablonlara göre hareket ediyoruz. Bazen de “yanlış yapma” korkusu nedeniyle aslında söylemek istediğimiz bir şeyi söyleyemiyor ya da bir adım atmaktan kaçınıyoruz. Böylece doğru–yanlış algısı bir yandan esnekliğini korurken, diğer yandan bizi en çok kısıtlayan yapılardan birine dönüşebiliyor.

Bu karmaşık süreci anlamlandırmak için Freud’un psikanalitik kuramı önemli bir çerçeve sunar. Freud’a göre insan zihni id, ego ve süperego olmak üzere üç yapıdan oluşur. İd, içgüdüsel dürtüleri temsil ederken; ego bu dürtüleri gerçeklik koşullarıyla uyumlu hâle getirmeye çalışır. Süperego ise içselleştirilmiş ahlaki kuralların ve toplumsal normların temsilcisidir. “Her şeyi doğru yapmalı mıyım?” ya da “Yanlış yaparsam ne olur?” gibi sorular çoğu zaman ego ile süperego arasındaki çatışmanın bir sonucudur. Freud’a göre kişi nesnel olarak bir hata yapmasa bile, katı bir süperego nedeniyle yoğun suçluluk yaşayabilir. Bu nedenle suçluluk duygusu her zaman dış dünyadan gelen tepkilere değil, içsel ahlaki yargılara da dayanır.

Doğru ve Yanlışla Kurulan İlişki

Peki bu içsel süreçler “düzeltilmeli” mi? Aslında doğru–yanlış üzerine düşünmek insan doğasının bir parçasıdır. Bir davranışı ahlaki açıdan sorgulamak elbette önemlidir; ancak burada belirleyici olan, bu sorgulamanın kişinin hayatında nasıl bir işleve sahip olduğudur. Bu düşünceler yol gösterici mi, yoksa kişiyi kilitleyen bir hâle mi geliyor? Aşırı düşünme ve anksiyete yaratıyor mu, yoksa daha sağlıklı kararlar almayı mı destekliyor? Ölçüt tam olarak budur.

Doğru–yanlış algısı kişiseldir ve burada önemli olan düşüncenin sıklığından çok, kişiye nasıl hissettirdiğidir. Doğru ve yanlışa bu kadar güçlü şekilde bağlanmamız farklı kuramlarla açıklanabilir; ancak Freud’un yaklaşımı benim için özellikle anlamlı. Çünkü bu süreci içgüdüsel bir düzleme yerleştirerek, yaşananları bireysel bir “kusur” olmaktan çıkarıp, herkesin deneyimleyebileceği insani bir durum olarak ele almamıza imkân tanır. Bu bakış açısı çoğu zaman rahatlatıcıdır.

Bazı düşüncelerimizin merkezinde doğru ve yanlışı sorgulama ihtiyacı yer alır ve bu durum zaman zaman yorucu olabilir. Bu sorgulamanın içinde kaybolduğumuz anlar da vardır; belki de bazen kaybolmak kaçınılmazdır. Ancak kaybolurken bunun bize nasıl hissettirdiğini ve bizi nasıl etkilediğini fark edebilmek önemlidir. Düşünmek elbette değerlidir; fakat kendimizi unutmadan düşündüğümüzde anlam kazanır.

Zeynep Kahramanlar
Zeynep Kahramanlar
Zeynep Kahramanlar, Maltepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü 3. sınıf öğrencisidir. Stajyer psikolog olarak klinik alanda deneyim kazanmış ve bu süreçte insan davranışlarını derinlemesine gözlemleme fırsatı bulmuştur. Klinik Psikoloji yüksek lisansı ve Spor Psikolojisi alanlarında uzmanlaşmayı hedefleyen Kahramanlar, özellikle korkular üzerine araştırmalar yapmayı ve psikolojik gelişim süreçlerini ele almayı ilgi alanı olarak görmektedir. Psikolojiyi herkes için anlaşılır kılmayı amaçlayan yazılar kaleme almaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar