Pazar, Haziran 7, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Dedeler ve Nineler: Aile Tarihinin Sessiz Taşıyıcıları

Bir çocuğun dünyaya gelişi yalnızca biyolojik bir olay değildir. Psikanalitik açıdan bakıldığında her doğum, çok daha önceden başlamış bir hikâyenin devamıdır. Çocuk, anne ve babasının olduğu kadar, onlardan önce yaşamış kuşakların da mirasını devralır. Bu nedenle aile içerisinde çoğu zaman arka planda kalan dedeler ve nineler, öznenin ruhsal yapılanmasında düşünüldüğünden çok daha önemli bir yere sahiptir.

Modern psikoloji uzun yıllar boyunca bireyin gelişiminde anne-baba ilişkisinin belirleyiciliği üzerinde durmuş, dedeler ve nineler ise ikincil figürler olarak değerlendirilmiştir. Ancak son yıllarda özellikle kuşaklararası aktarım, aile bağları ve transgenerasyonel travma üzerine yapılan çalışmalar, bu bakış açısının eksik kaldığını göstermektedir. Çünkü bireyin ruhsal yaşamı yalnızca kendi deneyimlerinin değil, aynı zamanda kendisinden önceki kuşakların yaşadıklarının da etkisi altında şekillenir.

Psikanaliz bize insanın yalnızca yaşadıklarıyla değil, yaşayamadıklarıyla da kurulduğunu öğretir. Bir aile içerisinde konuşulamayan olaylar, tutulamayan yaslar, bastırılan travmalar ve üzeri örtülen sırlar çoğu zaman yok olmaz. Bunlar farklı biçimlerde sonraki kuşaklara aktarılır. Bazen bir kaygı bozukluğu olarak, bazen açıklanamayan bir suçluluk hissi olarak, bazen de tekrar eden ilişki örüntüleri şeklinde ortaya çıkar.

Bu noktada dedeler ve nineler aile belleğinin önemli taşıyıcılarıdır. Onların yaşam öyküleri yalnızca geçmişe ait anılar değildir; bugün yaşayan aile üyelerinin ruhsallığında da etkilerini sürdürür. Özellikle savaş, göç, ekonomik yıkım, zorunlu yer değiştirme, kayıp ve toplumsal travmalar yaşamış toplumlarda büyükanne ve büyükbabaların deneyimleri sonraki kuşakların psikolojik yapılanmasında önemli izler bırakabilmektedir.

Türkiye gibi göçlerin, ekonomik kırılmaların ve toplumsal dönüşümlerin yoğun yaşandığı bir ülkede hemen her aile, birkaç kuşak öncesine uzanan önemli hikâyeler taşımaktadır. Kimi ailelerde konuşulan kahramanlık anlatıları bulunurken, kimilerinde sessizlik hâkimdir. İlginç olan nokta, bazen anlatılanlardan çok anlatılmayanların etkili olmasıdır. Çocuklar ve torunlar aile içinde söze dökülmeyen gerilimleri, eksiklikleri ve yasları çoğu zaman bilinçdışı düzeyde hissederler.

Haydée Faimberg’in geliştirdiği kuşaklararası özdeşleşme kavramı, bireyin kendisinden önce yaşamış aile üyeleriyle farkında olmadan özdeşleşebileceğini ileri sürer. Kişi bazen kendi yaşamını yaşadığını düşünürken, aslında aile tarihinde yarım kalmış bir hikâyeyi sürdürmektedir. Bunun fark edilmesi çoğu zaman ancak uzun süreli bir psikoterapi veya psikanalitik çalışma içerisinde mümkün olabilmektedir.

Lacan’ın yaklaşımı ise bu tartışmayı farklı bir noktaya taşır. Lacan’a göre özne, doğduğu andan itibaren bir dilin ve simgesel düzenin içerisine yerleşir. Daha dünyaya gelmeden önce onun için isimler düşünülmüş, beklentiler oluşturulmuş ve çeşitli anlamlar yüklenmiştir. Bu anlamların önemli bir kısmı aile tarihinden gelir. Çocuğa verilen isimlerin, aile içinde tekrar eden mesleklerin, benzer kaderlerin ya da kuşaklar boyunca sürdürülen bazı davranış kalıplarının tesadüf olmaması bu nedenle dikkat çekicidir.

Klinik pratikte bazen danışanların yaşamlarında açıklamakta zorlandıkları tekrarlarla karşılaşırız. Sürekli terk edilme korkusu yaşayan, ilişkilerinde benzer çıkmazlara sürüklenen veya belirli başarısızlık örüntülerini tekrar eden bireylerin aile geçmişine bakıldığında anlamlı bağlantılar bulunabilir. Elbette her psikolojik sorunu aile tarihine indirgemek doğru değildir. Ancak aile geçmişinin göz ardı edilmesi de ruhsal yaşamın önemli bir boyutunun eksik bırakılması anlamına gelir.

Dedeler ve nineler yalnızca travmanın aktarımında değil, ruhsal dayanıklılığın aktarımında da önemli rol oynarlar. Zorluklarla başa çıkma biçimleri, yaşam mücadeleleri, değer sistemleri ve deneyimleri sonraki kuşaklar için önemli kaynaklar oluşturabilir. Bugün psikolojide giderek daha fazla önem verilen dayanıklılık kavramı, çoğu zaman aile içinde aktarılan bu görünmez miraslarla ilişkilidir.

Günümüzde aile yapıları hızla değişmektedir. Kentleşme, dijitalleşme ve bireyselleşme süreçleri kuşaklar arasındaki fiziksel ve duygusal mesafeyi artırabilmektedir. Birçok çocuk artık büyükanne ve büyükbabalarıyla aynı evde yaşamamakta, hatta bazen aynı şehirde bile bulunmamaktadır. Buna rağmen dedeler ve nineler aile hikâyesinin taşıyıcıları olmaya devam etmektedir. Çünkü aile geçmişi yalnızca fiziksel yakınlıkla değil, anlatılar ve semboller aracılığıyla da aktarılmaktadır.

Belki de bugün yeniden şu soruyu sormamız gerekiyor: Bir insan gerçekten yalnızca kendi hayatını mı yaşar? Psikanalizin verdiği cevap oldukça nettir. Her birey kendi hikâyesini yaşarken aynı zamanda kendisinden önce başlamış hikâyelerin izlerini de taşır. Dedeler ve nineler bu hikâyelerin en önemli tanıklarıdır. Onlar yalnızca geçmişi temsil etmezler; bugünü anlamamıza ve geleceği kurmamıza da katkıda bulunurlar.

Bu nedenle bir aileyi anlamaya çalışırken yalnızca anne ve babaya değil, aile albümünün daha gerisinde duran yüzlere de bakmak gerekir. Çünkü bazen bugünü açıklayan cevaplar, çoktan geçmiş olduğunu düşündüğümüz kuşakların sessiz tanıklığında saklıdır.

İsmail Mertcan Çelik
İsmail Mertcan Çelik
İsmail Mertcan Çelik, klinik psikoloji alanında uzmanlaşmış, psikanalitik kuramı merkeze alan bir klinik psikolog ve yazardır. Lisans eğitimini Kıbrıs Doğu Akdeniz Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde, yüksek lisansını Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi Klinik Psikoloji Programı’nda tamamlamıştır. Freud, Lacan ve çağdaş psikanalitik düşünürler üzerine yaptığı yoğun okumalarla kuramsal birikimini derinleştiren Çelik, danışanlarının bilinçdışı süreçlerini anlama ve aktarım ilişkilerini çözümleme konusunda klinik deneyim kazanmıştır. Yazınsal üretimlerinde ise psikanalitik düşünceyi, hem akademik hem de geniş okuyucu kitlesine ulaştırmayı hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar