Pazar, Haziran 7, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Belleğin Yeniden İnşası: Analitik Psikoloji Bakış Açısı ile Life Of Pi Film İncelemesi

Sizce beynimiz bir video kayıt cihazı gibi mi çalışır? Belleğimiz bir kütüphane deposu mudur? Anılar güvenilir midir? Ve daha önemlisi, anılarımız herkes için güvenilir bir şekilde kaydediliyor olsaydı, ne kadar yaşanabilir bir hayatımız olurdu?

Frederic Bartlett, dönemin yaygın görüşünün aksine belleğin rekonstruktif olduğu düşüncesini öne sürmüştür. “Hatırlama pasif bir kayıt değil, aktif bir yeniden kurmadır.” Temel argümanı ise şemalar kavramı üzerinden şekillenir. O hatırlama sürecinde boşlukları zihinsel şemalarımız ile doldurduğumuzu düşünür. Hadi gelin bunu somutlaştıralım. Beyin, bir yaratılış harikasıdır ve “hatalı” olduğunu düşündüğümüz her şeyi bir amaç uğruna gerçekleştirir. Beyin, “öykümüze” ait parça parça fragmanları alır. Fragmanlar, en ikonik sahneleri içerir; son derece vurucudur ama peş peşe izlediğinizde öykünün bütünlüğünü anlamak mümkün değildir. Ayrıca bazı önemli detayları ise filmin kendisine saklar. Beyin, tüm bu fragmanları zaman bağlamında ard arda birleştirirken anlam bütünlüğü sağlamak adına kültürel kodlarımızı, beklentilerimizi ve geçmiş deneyimlerimizi kullanır. Çoğu zaman ortaya öylesine anlamlı bir öykü çıkar ki gerçekten uzaklaştığımızı fark edemeyiz.

Bartlett, o ünlü “War of Ghosts” deneyinde işte bunu ele alır. Deneyde, İngiliz katılımcılara Kızılderili folkloruna ait bir hikaye okutulur. Katılımcıların, hikayeyi tekrar anlattıklarında, kendi kültürlerine uymayan doğaüstü veya alışılmadık detayları eledikleri veya değiştirdikleri görülmüştür. İşte bu, rasyonalizasyondur.

Bartlett’ın bu çalışması büyük ilgi uyandırır. Devam eden yıllarda çalışmalar derinleşir. Mesela Elizabet Loftus, belleğin sadece içsel şemalarla değil, aynı zamanda dışsal “yanıltıcı bilgilerle” de yeniden yazılabileceğini ortaya koymuştur. Daniel Schacter, anıların çarpıtılmasını belleğin bir kusuru değil, sistemsel bir özellik olarak ele alır. Ona göre çarpıtma, şimdiki benliğimiz ile geçmişteki benliğimizin uyum çabasının ürünüdür.

Hadi bir de nörobiyolojik boyutta ele alalım bu anlatıları. Karem Nader, 2000 yılında yaptığı bir deney ile (Reconsolidation Theory) alanın hakim görüşünü adeta parçalamıştır. Parçalanan dogma şudur; “Çimento kuruduktan sonra değişmez!” Bir anı öğrenildikten sonra, kısa süreli bellekten uzun süreli belleğe aktarılırken protein sentezi gerektiren bir süreçten geçer. Bu süreç tamamlandığında ise anı artık “kalıcıdır”, stabildir ve değişime kapalıdır. Tıpkı dökülen betonun kuruması gibi; kuruduktan sonra şeklini değiştiremezsiniz.

Nader ise şu soruyu soruyordu; “Ya hatırlama eyleminin kendisi, anıyı tekrar kırılgan hale getiriyorsa?” Bu sorunun ardından Nader ve arkadaşları tarafından fareler üzerinde “korku koşullanması” deneyi yapıldı. Birinci aşamada farelere bir ses tonu dinletildi ve aynı anda hafif bir elektrik şoku verildi. Fareler sesten korkmayı öğrendi. İkinci aşamada ertesi gün (anı çoktan uzun süreli belleğe yerleşmişken), farelere sadece ses tonu dinletilerek anı hatırlatıldı. Tam bu hatırlama anında, farenin beynindeki korku merkezi olan amigdalaya, protein sentezini durduran bir madde (Anizomisin) enjekte edildi. Sonuç muazzamdı; bir sonraki gün fareler tekrar test edildiğinde, sesten korkmadıkları görüldü. Bu ilaç normalde eski anıları silemezdi, ancak anı hatırlandığı sırada protein sentezi engellendiği için anı silinmişti. Bu deney “Yeniden Pekiştirme Teorisini” doğurdu. Teoriye göre; bir anıyı hatırladığınızda o anı, kütüphaneden aldığımız bir kitap gibi sabit kalamazdı. Hatırlama anında anı nöral düzeyde akışkan (kararsız) hale gelir ve depolanması için yeni bir protein sentezi gerekir. Deneydeki gibi bir müdahale olduğunda ise bu anı ya değişir ya da tamamen silinebilir. Peki ya size çoğumuzun kabusu “travmalar” için de bunun mümkün olduğunu söylesem? Eurakaaa, eurekaaa…

Burada duralım. Hemen herkesin aklına “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” filmi gelmiştir. Çalışmalar (bildiğimiz kadarıyla) henüz bu noktada değil tabi ki. Literatürde insanlar üzerinde gerçekleştirilen uygulama “hafıza silme” olarak geçse de bu uygulama pratikte “duygusal yükü boşaltma” işlemidir. Alain Brunet, Kanada’da gerçekleştirdiği “Travma Senaryosu” deneylerinde travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) yaşayan hastaları için Nader’ın deneyinin insanlarda uygulanabilir versiyonunu geliştirdi. İnsanlarda, farelerde kullanılmış olan ve protein sentezini durduran anizomisini kullanamayacakları için (beyin hücrelerini öldürmesi sebebiyle) propranolol (yüksek tansiyon tedavisinde kullanılır ve yan etki olarak adrenalin reseptörlerini bloke eder) yöneldi. Deneyden kısaca bahsedecek olursak; farelerde olduğu gibi, travma anısının yeniden hatırlatıldığı sırada verilen propranolol ile adrenalinin amigdalaya bağlanmasını engellendi ve beyne şu mesaj verildi: “Bu olayı hatırlıyorsun ama korkmuyorsun.” Böylelikle semptomlar ortadan kaldırıldı ve geriye aşırı yüklenmiş duygudan arındırılmış, yeniden işlenmiş bir anı kaldı.

Anlatının buraya kadar olan bölümünde akışa aykırı görünen kısmın deneyler olduğunun farkındayım ama beynin travma anılarına karşı nasıl reaksiyon verdiğini sizinle paylaşmak istedim. Peki neden travma anısını özellikle ele aldık? İşte şimdi bu yazının ana konusuna geldik: “Life of Pi”.

Life of Pi filmini izleyenleriniz muhakkak aramızdadır. Bu film, psikoloji literatüründe “Baş edilemez gerçekliğe karşı bir savunma mekanizması olarak anlatı” konusunun en mükemmel sanatsal örneğidir. Filmi izleyenler hatırlayacaktır. Hikaye anlatıcısı olan Pi, yaşadığı travmatik anıyı bir yazar ile paylaşmaktadır. Filmin sonunda, yaşanan kaza ile ilgili görüşme yaptığı sigorta şirketi çalışanlarına, anlattıklarının ardından verdikleri agresif tepki üzerine “inanmaları daha mümkün görünen” benzer akışta farklı bir hikaye anlatmaktadır. Bir filikada hayatta kalma savaşı veren Pi’nin anlattığı “kaplanlı hikaye” mi doğru hikaye olmaya daha yakın, yoksa “yamyamlı” mı?

Hadi gelin şimdi konumuzla ilgili olduğunu düşündüğüm, analitik psikolojinin babasının söylediklerine bir bakalım: Carl Gustav Jung. Jung ile Bartlett arasında bir bağ kurmaya çalışırsam, Jung’un rüyalardaki boşlukları zaman geçtikçe “bilincin nasıl doldurduğu” üzerine anlatılarından ilerlerim sanırım. Jung ve tabi ki fikir babası olan Freud “Secondary Revision” kavramını ele alır ve rüya gibi bağlamdan kopuk olgular karşısında anlam bütünlüğü yakalamak için bilincin davranışını açıklar. Bartlett ile benzer düşüncelere sahipler değil mi? Peki travmatik anı dediğimizde akla gelen ilk unsur nedir? Cevap, travmatik anı ile karşılaştığınızda salgılanan adrenalin ve kortizol sebebiyle beynin kayıt cihazı olan hipokampüsün çalışmasını bozması olacaktır. Bu durumda travma, bütünlüklü bir hikaye değil, kopuk kopuk duyusal parçalar olarak kaydedilir. Olayın bağlamı ise zayıf kalır. Peki beyin parçalarla, bizim anlatımızda kullandığımız “fragmanlarla” ne yapardı?

Jung’un arketiplerinden “Gölge” ve “Persona”yı ele alacağız Piscine Molitor “Pi” Patel’in hikayelerini dinlerken. Biz ona Pi demeye devam edelim en iyisi. Pi kimdir? Vejetaryen, üç farklı dine inanan, naif, barışçıl ve “iyi” bir çocuk. İşte bu onun Personasıdır. Böyle bir çocuğun içinde katil, et yiyen, vahşi bir taraf olabilir mi? Jung “Evet” der, ama Pi bunu kabul edemez. Hikayede yer alan Bengay kaplanı Richard Parker ise “Gölge”dir. Kaplan; etoburdur, içgüdüseldir ve avcıdır. Travma anında (gemi batıp filikada kaldıklarında), Pi’nin hayatta kalması için “iyi çocuk” (Persona) olması yetmez. Hayatta kalmak için vahşileşmesi, belki de öldürmesi gerekmektedir. Ama Pi’nin egosu bunu yapamaz. İşte burada Gölge (Kaplan) devreye girer. Pi’nin yapamadığı “kirli işleri” (diğerlerini öldürmek, çiğ et yemek) Gölge üstlenir.

Hikayenin ilerleyişine baktığımızda başlarda Pi’nin Gölge ile mücadelesini görürüz. Pi ilk başta gölgeden kaçar. Filikanın yanına derme çatma bir sal yapar ve kaplanla aynı teknede durmaya cesaret edemez. Bu, bilincin bilinçdışındaki o korkunç dürtüden uzak durma çabasıdır. Ancak Jung der ki: “Gölge ne kadar bastırılırsa, o kadar kararır ve güçlenir.” Pi, kaplanı tamamen yok edemeyeceğini veya ondan sonsuza kadar kaçamayacağını anlar. Eğer kaplan ölürse, Pi de yalnızlıktan ve umutsuzluktan ölecektir. Bu yüzden Pi, kaplanı beslemeye başlar. Bu, Gölge entegrasyonudur. Pi, içindeki vahşi tarafı evcilleştirip, onun gücünü hayatta kalmak için kullanmayı öğrenir. Kaplanın o keskin dikkatine ve gücüne muhtaçtır. Pi’nin filikada hayatta kalmasını sağlayan şey “duaları” değil, içindeki o uyanmış canavardır.

Hikayeyi yine Jung ile tamamlayalım mı? Hadi gelin. Filmin sonunda, Meksika sahiline ulaştıklarında Richard Parker ormana girer ve bir kez bile arkasına bakmaz. Pi buna çok üzülür. Medeniyete geri dönüldüğünde, Gölge’ye artık ihtiyaç kalmamıştır. Vahşi hayatta kalma içgüdüsü görevini tamamlamış ve ait olduğu yere, bilinçdışının derinliklerine geri dönmüştür. Kaplanın arkasına bakmadan gitmesi, Pi’nin sağlıklı bir ruh haline (homeostaz) döndüğünü, egonun tekrar kontrolü ele aldığını gösterir. Ama Pi artık eski Pi değildir; o artık içindeki kaplanı tanıyan biridir.

Pi, gölgeden kaçmak yerine onunla dans etmiştir. “Kendi karanlığınızı keşfederseniz, başkalarının karanlığıyla daha kolay mücadele edersiniz.” diyor Jung. Kim bilir, belki de Richard Parker’ı harekete geçiren şey bu uyanıştı, ne dersiniz?

Son olarak Jung’un şu sözünü hayatımızın geri kalanı için yeni bir bakış açısı oluşturmak adına buraya bırakıyorum: “Ben başıma gelen olayların toplamı değilim, ben seçtiğim şeyim…”

Piscine Molitor Pi Patel (bence) kanibalizmi kaldıramamış bir çocuktur. Yaşanan yıkıcı travma disosiyasyona yol açmış, karakterimizin yaşadığı aşırı yükleme uygun olduğuna inandığım metafor ile “sigorta attırmış”, hayatta kalmak için ilkel beyin yapılması gerekeni yapmıştır. Tüm bunların ardından Pi yaşama geri döndüğünde ise akıl sağlığını korumak için esrarengiz ve bir o kadar muhteşem beynimizin bu çalışma boyunca anlattığımız özelliklerini kullanmış ve belleği

Murat Şahin
Murat Şahin
Ankara'da doğdum ve son on yılımı işim sebebiyle İzmir'de geçirdim. Uzun yıllar çocuk refahı alanında çalıştım ve halihazırda SHUDER Çocuk Komisyonu üyesi olarak bu alanda varlığımı sürdürmekteyim. Çalışma hayatıma ise engelli refahı alanında devam etmekteyim.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar