Cumartesi, Temmuz 11, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

ÇOCUKLUĞUN GÖLGESİNDE YAŞAMAK; YETİŞKİN BEDENİNİN ARDINDA ÇOCUK OLMAK

Takvimler değişir, şehirler değişir, evler değişir, ilişkiler değişir; herkes size dışarıdan baktığında bir yetişkin olarak görür. Sahi, büyümek, yetişkin olmak demek yaş almak mı? Kimsenin görmediği yerlerde içimizde büyümeyi bekleyen o çocuğu anlamayı, duymayı ve koşulsuz sevmeyi başarabilen kaç kişiyiz? Bazen yaşadığımız duyguların şiddetini ve nedenini tam anlayamadığımız davranışlarımızı bugünün gerçekliğiyle açıklayamayız; çünkü her acı yalnızca bugüne ait değildir. Onlar ilk kez bugün mü yaşandı, yoksa sadece bugün yeniden mi hatırlandılar sizin tarafınızdan?

Çocukluk, sadece geride bırakılmış bir yaşam dönemi değildir. Çocukluk, insanın hayatında kendisiyle kurduğu ilk ilişkinin adıdır. Sevginin, değer verilmenin, fark edilmenin ve anlaşılmanın ne olduğunu öğrendiğimiz ilk duraktır çocukluğumuz. Eğer o çocuğun yanında onun sesini duymakta, ihtiyaçlarını görmekte onu eksik bırakan kişiler varsa, o çocuk yıllar sonra bile yetişkin bedeninin içinde büyüme maskesinin arkasına saklanmış ama ruhunun bir parçasını eksik bırakmış olarak kalır. Belki de bundandır bazıları kaç yaşına gelirse gelsin terk edilmekten, yarım bırakılmaktan korkar; bazıları en küçük eleştiride yıkılır, bazıları kimseye ihtiyacı yokmuş gibi görünür, bazıları da hep onay bekler. Hepsinin davranışı farklı ama çığlıkları aynıdır: ”Beni gerçekten gören birisi olacak mı?”

Psikolojide bunu içsel çocuk kavramı ile açıklayabiliriz. Kısaca, kişinin çocukluk dönemi deneyim, duygu ve ihtiyaçlarının yetişkinlik döneminde de etkisini sürdürmesi olarak tanımlanabilir. İçimizdeki çocuk ölmedi, hâlâ yaşıyor; fakat bazı çocuklar yetişkin olduklarında büyür, bazıları ise zamanın bir yerlerinde takılı kalmaya devam ederler.

Büyümek, çoğumuz için kırgınlıklarımızı gizlediğimiz, dünyaya karşı kuşandığımız bir zırh gibidir. Büyüdükçe toplumun bizden beklentilerine, yapılması gerekenlere o kadar odaklanırız ki içimizdeki çocuğun sesini, ihtiyacını duyamaz hale geliriz. Erken yaşta büyümek zorunda kalan çocuklar hayatta kalmayı öğrenirler. Bu çocuklar büyüdüğünde ağlamamayı, güçlü görünmeyi, herkesi memnun etmeyi ama kendi ihtiyaçlarını dile getirmemeyi seçerler. Çünkü sevilmek, görülmek, koşulsuz kabul edilmek için bir şeyler yapmaları gerektiğini düşünürler. Yıllar geçer ama yaralar tam olarak kapanmaz. O yaraların bize mirası, tetikte olan bir beden ve hiç susmayan bir zihindir. Her şey akışta ilerliyor gibi gözükür; o çocuk büyür, okulunu bitirir, işe girer, hatta evlenir, belki ebeveyn de olur ama öğrendiği kalıplar değişmemiştir ve hâlâ o kuralların sesi onların hayatını yönetir. Bu durum çoğu zaman onları, ikisi de birbirinden farklı ama kendisine acı veren iki uç durum arasında yaşamaya iter. Ya başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koyarlar ya da kimseye güvenemedikleri için insanlarla aralarına duvar örer ve yalnızlaşırlar. Bu iki uç arasındaki mücadele, bugünün değil, geçmişin yankısı ve mücadelesidir.

Ruhumuz, üstünü örttüğümüz, yok saydığımız hiçbir şeyi unutmaz. İçimizde büyümeyi, anlaşılmayı, şefkatle sarılmayı bekleyen o çocuk, yetişkin yaşamımızın bazı anlarında yüzeye çıkar. Yaşadıkları bir ayrılığı yalnızca ayrılık olarak yaşamazlar; bir terk edilme olarak yaşarlar. Aldıkları bir eleştiriyi yalnızca eleştiri olarak duymazlar; değersizlik hissi olarak yaşarlar. Dışarıdan bakanlar bu yaraları görmezler. Onların tek gördüğü, yetişkin ve olgun olması gereken bir insandır. Ancak insan ruhu, yaşa göre değil, iyileşmeye göre büyür. İşte bundandır ki bazı insanlar, yetişkin bedeninin içinde çocukluklarını taşımayı bırakamazlar. Bazen korku, bazen öfke, bazen kıskançlık, bazen aşırı fedakarlık, bazen de derin bir yalnızlık olarak yaşarlar.

Gerçek yetişkinlik, içindeki çocuğu terk etmek değildir. Yıllarca susturulan, görülmeyen o çocuğu gerçekten duymaya ve anlamaya cesaret edebilmektir. Eğer bugün kendinizi aynı korkuların, aynı kısır döngülerin, aynı yaraların içinde buluyorsanız, sorun yetişkinliğinizde değil, elini tutmaktan çekindiğiniz çocuğu fark edemeyişinizdedir. Dilerim aynaya baktığınızda kusurlarınızı değil, yaralarınızı görmeye başlarsınız. Hayatınızdaki en büyük adım, başkalarının sevgisi ve şefkatine sığınıp onları beklemek değil, kendi değerinizi fark etmektir.

Eda Soyöz
Eda Soyöz
Psikolog Eda Soyöz, yetişkin, çocuk-ergen ve aile terapisi alanında uzmanlaşmış bir psikologdur. İstanbul Aydın Üniversitesi Psikoloji lisans bölümünden 2021 yılında yüksek onur öğrencisi olarak mezun olmuştur. Lisans eğitimi süresince İstanbul Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi başta olmak üzere çeşitli hastane ve adliyelerde klinik staj eğitimini tamamlamıştır. Staj yaptığı süreç içerisinde çeşitli psikolojik test uygulamalarında ve vizitlerde gözlemci olarak bulunmuştur. Uzmanlaştığı ve eğitimini tamamladığı alanlar arasında psikodinamik psikoterapi, bilişsel davranışçı terapi, oyun terapisi ile çocuk gelişim, dikkat ve zeka testleri yer almaktadır. Yetişkin danışanlarla, psikodinamik psikoterapi ekolü başta olmak üzere bireyin farklı durum, beklenti ve ihtiyaçlarına göre eklektik yaklaşımı benimseyerek yüz yüze veya online platformlarda çalışmalarına devam etmektedir. Çocuk-ergen alanındaki danışanlarıyla aktif olarak oyun terapisi yöntemiyle çalışan Eda Soyöz, görev aldığı kurumda çocuk gelişim ve dikkat değerlendirmeleri yapmakta; çocuklar ve ailelerine psikolojik destek hizmeti sunmaktadır. Ulusal ve uluslararası platformlarda yayımlanmış bir akademik çalışması bulunmaktadır. Yaşam boyu öğrenmenin devam ettiğine inanan Soyöz, bilgi ve deneyimlerini güncel tutarak ve yazarak, danışanlarına ruh sağlığı alanında daha ulaşılabilir hizmet sunmayı; bireylerin iyileşmesine ve içsel farkındalık kazanmalarına katkıda bulunmayı misyon edinmiştir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar