“Bazı kayıpların adı konulmaz. Bazı yasların ise cenazesi olmaz.”
Her çiftin hikâyesi aynı değildir. Kimileri ebeveyn olma hayalini yıllarca taşırken, kimileri bu isteği hayatın içinde, sevdiği insanla kurduğu ilişkinin doğal bir uzantısı olarak keşfeder. Bazıları için çocuk sahibi olmak, geleceğe dair planların önemli bir parçasıdır. Ancak bazen yaşam, kurulan planlarla aynı doğrultuda ilerlemez.
Bekleyiş uzar. Belirsizlik büyür. Sorular çoğalır. Ve bir noktadan sonra infertilite, yalnızca tıbbi bir tanı olmaktan çıkar; bireyin ve çiftin yaşamında psikolojik, ilişkisel ve duygusal etkiler bırakan bir deneyime dönüşür.
Toplumda infertilite çoğunlukla tedavi süreçleri, tıbbi yöntemler ve sonuçlar üzerinden konuşulurken, bu sürecin görünmeyen bir tarafı vardır. Test sonuçlarında görülmeyen, laboratuvar raporlarında yer almayan ancak kişinin iç dünyasında derin izler bırakan bir taraf… Çünkü infertilite çoğu zaman yalnızca çocuk sahibi olamamakla ilgili değildir. Bazen ertelenen bir hayalin, bazen gerçekleşmeyen bir beklentinin, bazen de belirsizliğin içinde yaşanan sessiz bir mücadelenin hikâyesidir.
Görünmeyen Bir Yas
İnfertilite yaşayan birçok birey, çevresindeki insanların fark etmediği bir yas sürecinden geçebilir. Bu süreçte kaybedilen şey çoğu zaman somut bir kişi değil; geleceğe dair kurulmuş bir beklenti, plan ya da umut olabilir. Bu nedenle infertilite deneyimi yaşayan bireyler sıklıkla anlaşılmadıklarını hissedebilirler. Özellikle çevreden gelen iyi niyetli ancak yüzeysel yorumlar, kişinin yaşadığı duygusal yükü görünmez hâle getirebilir.
Türkiye’de infertilite danışmanlığı alanında yapılan çalışmalar, infertilite sürecinde bireylerin yoğun kaygı, umutsuzluk, yalnızlık ve yetersizlik duyguları yaşayabildiğini göstermektedir (Seymenler & Siyez, 2018). Süreç uzadıkça bu duygular daha da derinleşebilir ve bireyin yaşam kalitesini etkileyebilir.
Kadınlar ve Erkekler Aynı Acıyı Farklı Yaşayabiliyor
İnfertilite çoğu zaman çiftin ortak deneyimi olsa da, kadınlar ve erkekler bu süreci farklı şekillerde yaşayabilir. Bazı bireyler yaşadıkları duyguları açıkça ifade ederken, bazıları duygularını içlerinde yaşamayı tercih edebilir. Bir partner konuşmak ve paylaşmak isterken, diğeri sessizleşebilir ya da çözüm arayışına yönelebilir.
Bu farklı baş etme biçimleri zaman zaman çiftler arasında yanlış anlamalara yol açabilir. Oysa çoğu zaman her iki partner de benzer duygular yaşamaktadır: belirsizlik, korku, hayal kırıklığı ve yalnızlık. İnfertilite danışmanlığı literatürü, çiftlerin bu süreçte yalnızca bireysel olarak değil, ilişkisel olarak da desteklenmelerinin önemini vurgulamaktadır (Seymenler & Siyez, 2018).
Süreç Uzadıkça Değişen Şey Yalnızca Zaman Değildir
İnfertilite deneyiminin en zorlayıcı yönlerinden biri belirsizliktir. Birçok yaşam olayında insanlar ne zaman sonuç alacaklarını az çok tahmin edebilirken, infertilite sürecinde kesin bir zaman çizelgesi çoğu zaman yoktur. Bir sonraki tedavi… Bir sonraki deneme… Belki bir sonraki ay… Bu belirsizlik zamanla bireylerin psikolojik dayanıklılığını zorlayabilir.
Özellikle tekrarlayan başarısız tedavi deneyimleri sonrasında bazı bireylerde umutsuzluk, kaçınma davranışları ve yoğun stres tepkileri görülebilir. Son yıllarda yapılan çalışmalar, infertilite sürecinin bazı bireylerde travmatik deneyimlere benzer etkiler yaratabildiğini göstermektedir (Kolan Yaraş vd., 2023).
İlişkide Görünmeyen Döngüler
İnfertilite yalnızca bireyi değil, çift ilişkisini de etkileyen bir süreçtir. Zamanla çiftlerin tüm yaşamı tedavi takvimleri etrafında şekillenmeye başlayabilir. Görüşmeler, planlar, umutlar ve hayal kırıklıkları ilişkinin merkezine yerleşebilir.
Bazı çiftlerde bir partner daha fazla duygusal paylaşım isterken, diğer partner geri çekilebilir. Bu durum zamanla “beni anlamıyor” ve “ne yaparsam yapayım yetmiyor” düşüncelerine dönüşebilir. Oysa çoğu zaman çiftlerin yaşadığı problem sevgisizlik değil, yaşanan stres karşısında farklı baş etme yolları geliştirmeleridir. Bu nedenle infertilite danışmanlığında yalnızca bireysel belirtilere değil, çiftin ilişkisel örüntülerine de odaklanmak önemlidir.
Psikolojik Destek Bir Lüks Değil, İhtiyaçtır
İnfertilite sürecinde psikolojik destek almak çoğu zaman yanlış anlaşılmaktadır. Oysa psikolojik danışmanlık yalnızca kriz yaşayan bireyler için değil, bu süreci daha sağlıklı yönetmek isteyen kişiler için de önemli bir destek alanıdır. Psikolojik danışmanlık süreci, kişinin yaşadığı duyguları anlamlandırmasına, stresle baş etme becerilerini geliştirmesine ve ilişkisel kaynaklarını güçlendirmesine yardımcı olabilir.
Bu süreçte bilişsel davranışçı terapi, duygu odaklı terapi, EMDR ve sistemik aile terapisi gibi yaklaşımlar farklı ihtiyaçlara yönelik destek sağlayabilir. Özellikle travmatik deneyimlerin ön planda olduğu durumlarda EMDR’nin etkili sonuçlar sunduğu bildirilmektedir (Kolan Yaraş vd., 2023). Ayrıca aile baskısı ve kültürel beklentilerin yoğun olduğu durumlarda sistemik bakış açısı, sürecin yalnızca bireysel değil, ilişkisel yönlerinin de anlaşılmasına katkı sağlamaktadır (Çınar, 2025).
Belki de En Önemli Şey…
İnfertilite sürecinde birçok çift zamanla yalnızca sonuca odaklanır. Oysa bazen süreç içinde gözden kaçan şey ilişkinin kendisi olabilir. Yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında belki de en önemli soru şudur: “Bu süreç boyunca birbirimizin yanında kalabildik mi?” Çünkü bazı krizler insanları birbirinden uzaklaştırırken, bazıları birbirine daha da yakınlaştırabilir. İnfertilite de çoğu zaman böyle bir dönemeçtir.
Psikologlara Küçük Bir Not
İnfertilite ile çalışan uzmanlar için bu alan yalnızca üreme sağlığıyla ilgili değildir. Bu süreç, aynı zamanda yasla, bağlanmayla, travmayla, aile sistemleriyle ve umutla çalışmayı gerektirir. Bazen danışan bir çocuk kaybetmemiştir, ama bir gelecek hayalini kaybetmiştir. Ve terapötik odada çalışılan şey çoğu zaman tam da bu görünmeyen kayıptır.
İzlemek İçin
🎬 Private Life (2018) – İnfertilite ve tüp bebek sürecinin çift ilişkisi üzerindeki etkilerini samimi ve gerçekçi bir biçimde ele alan etkileyici bir film.
Okumak İçin
📖 Hold Me Tight – Sue Johnson – Çiftlerin kriz dönemlerinde birbirlerine nasıl tutunabileceklerini anlatan ve duygu odaklı terapi yaklaşımını temel alan önemli bir eser.
“Belki de iyileşme, her şeyin düzelmesiyle değil; yaşadığın şeyin görüldüğünü, anlaşıldığını ve taşınabilir hale geldiğini hissetmekle başlar.”


