Salı, Mayıs 19, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Bir Tartışmanın Otopsisi

Kadın, gün içinde yaşadığı küçük bir olayı anlatıyordu. Ancak olayın kendisi değil, hissettirdikleri önemliydi. Kelimeler ağzından dökülürken gözleri, bir onay arayışı içindeydi; “seni anlıyorum” diyen küçücük bir mimik peşindeydi. Fakat adamın bakışları, avucundaki ekranın mavi ışığına hapsolmuştu. Kadının cümlesi havada asılı kaldı ve yavaşça yere düştü.

İlişkiler bir günde bitmiyor; önce sesler kesiliyor, ardından sessizlik sıradanlaşmaya başlıyor. Bugün masaya yatıracağımız bu vaka, dışarıdan sadece bir ‘telefon tartışması’ gibi görünse de, aslında bir tarafta görülmeme ve değersizlik, diğer tarafta ise yetersizlik ve geri çekilme barındırıyor.

Vaka Künyesi (Kurgusal Örneklendirme)

Taraflar: Murat ve Banu (4 yıllık evli). Görünen Tetikleyici: “Telefona bakman beni sinir ediyor, iki çift laf edemiyoruz.” (Banu’nun isyanı)

Kök Neden (Buzdağının Altı)

Banu için: “Artık senin için öncelik değilim” düşüncesinin yarattığı ağır değersizlik hissi. Çocukluktan gelen “sesini duyurma” mücadelesinin, bugün bir telefon ekranına karşı verilen savaşa dönüşmesi.

Murat için: Eşinin duyguları karşısında ne yapacağını bilememenin getirdiği çaresiz “yetersiz kalma” korkusu. Kendini korumak için ördüğü duvarlar ve güvenli liman olarak gördüğü sessizliğe (ve ekrana) sığınma refleksi.

1. Sahne: İlk Kesik – “Görünmezlik Hissi”

Banu: “Murat, sabahtan beri elinden o telefonu düşürmedin! Akşam iki kelime konuşalım diyorum, yine videolara daldın. Başka bir şey bilmiyorsun. Yeter ama ya, sinir ediyorsun, valla bıktım artık.”

Otopsi Notu 1: İlk kırılma burada yaşandı. Banu, bağ kurma ihtiyacını dile getirirken bunu bir eleştiri formunda ifade etti. Murat ise bu eleştiriyi bir saldırı olarak algılayıp savunmaya geçecek.

Mikroskobik Bakış: Banu’nun cümlesinin görünen yüzü öfke. Ama derininde şu soru var: “Ben burada senin için hâlâ var mıyım?” Murat bunu duyamıyor; ona ulaşan şey ihtiyaç değil, suçlama.

2. Sahne: Enfeksiyonun Yayılması – “Haklılık Savaşı”

Murat: “Abartma Banu, gerçekten abartıyorsun! Bütün gün işte kafa patlatıyorum, iki dakika rahatlamaya çalışıyorum ona da mı karışacaksın? Ne yapayım yani, robot gibi karşında oturup sürekli konuşayım mı? Ben de yorgunum, anlamıyor musun, bi rahat ver.”

Otopsi Notu 2: Murat, duyduğu eleştiriyi karşılamak yerine savunmaya geçti. Bu savunma, yalnızca o anı değil, daha derinde bir “yetersiz kalma” hassasiyetini de korumaya çalışıyor. Eleştiri arttıkça savunma sertleşiyor ve taraflar hızla bir haklılık savaşına giriyor.

Mikroskobik Bakış: Bu noktada artık kimse birbirini duymaz. Banu’nun ihtiyacı “yakınlık”, Murat’ın ihtiyacı ise “alan”. İkisi de kendi ihtiyacını korumaya çalışırken, karşı tarafın ihtiyacını tehdit olarak algılıyor.

3. Sahne: Derin Doku Hasarı – “Can Yakma Evresi”

Banu: (Alaycı bir gülüşle) “Rahatlıyormuş! Sanki atomu parçalıyor bütün gün. Öyle tükenmişsin ki, telefonun şarjı biterse senin de pilin bitecek sanırım. Tıpkı abin gibisin; o da karısına aynı şeyi yapıyor. Sizin aileniz böyle zaten, bağ kurmayı bilmiyorsunuz.”

Otopsi Notu 3: Duyulmadığını hisseden taraf, sesini yükseltmekle kalmaz; artık karşı tarafı yaralamaya başlar. Aşağılama devreye girdiğinde tartışma yön değiştirir: mesele çözmek değil, üstün gelmektir.

Mikroskobik Bakış: Bu evrede söylenenler çoğu zaman “anlatmak” için değil, “can yakmak” içindir. Ve her darbe, ilişkinin zemininden bir parça daha koparır.

4. Sahne: Kalp Durması – “Duygusal Firar”

Murat: (Cevap vermez, telefonun sesini biraz daha açar ve hiçbir şey demeden yatak odasına gider. Kapıyı arkasından sertçe kapatır.)

Otopsi Notu 4: Murat tartışmadan çekiliyor. Bu geri çekilme onun için bir korunma biçimi olsa da, karşı tarafın duygusal ihtiyacını görünmez kılar ve Banu’da terk edilme hissini derinleştirir.

Mikroskobik Bakış: Biri konuşarak ulaşmaya çalışır, diğeri susarak kendini korur. Ama bu iki yol, aynı yere çıkmaz. İkisi de yalnız kalır.

Söylenemeyenlerin Sessizliği

Bu büyük gürültüde aslında sadece üç temel soru cevap arıyordu:

  • “Beni görüyor musun?”
  • “Ben senin için hâlâ önemli miyim?”
  • “Senin yanındayken güvende miyim?”

Bu soruların dışarıdaki yansıması ise sadece suçlamalar ve öfkeli cümleler oldu.

Beynin Hayatta Kalma Modu

Bu noktada, beyin anlamaktan çok kendini korumaya odaklanır. Verilen tepkiler iletişim değil, savunmadır. Orada artık iki yetişkin değil, incinmekten korkan iki insan vardır.

Bu Tartışma Farklı Olabilir miydi?

Eğer o an taraflardan biri biraz yavaşlasaydı, duyduğu cümlenin altındaki asıl duyguyu fark edebilseydi…

  • Adam, eşinin öfkesini “Beni eleştiriyor” yerine, “Benimle bağ kurmaya ihtiyacı var” diye duyabilseydi;
  • Kadın, eşinin suskunluğunu “Beni önemsemiyor” yerine, “Şu an yorgun, stres altında ve alanı daralmış” diye görebilseydi;

Belki sesler bu kadar yükselmez, o kapılar bu kadar sert kapanmazdı. Bir tarafın yumuşaması, diğerinin savunma zırhını indirmesi için yeterli bir davettir.

Reçete: Onarım Cümleleri

Eğer fırtına dindiyse ve yeniden bağ kurmaya hazır hale gelindiyse, şu cümleler o sertçe kapanan kapıları aralayabilir:

  • “Az önce sesimi çok yükselttim çünkü kendimi duyulmamış ve yalnız hissettim. Aslında sadece seninle bağ kurmaya ihtiyacım vardı.”
  • “Sustuğumda seni cezalandırmak istemedim, sadece ne söyleyeceğimi bilemediğim için kendimi korumaya aldım. Şu an konuşmaya hazırım.”

Epikriz: Sonuç

Bu otopsi masasında gördüğümüz şey aslında çok insani: Ortada bir suçlu yok, sadece birbirine ulaşmaya çalışırken yollarını kaybeden iki insan var. Mesele telefon değil; görülme, anlaşılma ve güvende hissetme ihtiyacının duyulamaması. Biri duyulmak için sesini yükselttikçe, diğeri kendini korumak için geri çekilir. Ve bu döngü, taraflar haklı çıkmaya çalıştıkça derinleşir.

Elbette her tartışmada duyguları fark etmek kolay değildir. Ama asıl mesele, o kapıları sonsuza dek kapatmak değil; fırtına dindiğinde “Az önce ne oldu, seni nerede kaybettim?” diyebilecek bir yer bırakabilmektir. Çünkü bir ilişkiyi tartışmalar değil, o tartışmanın ardından duyguları onarmamak ve birbirini yalnız bırakmak yıpratır. Ve belki de en çok buna dikkat etmek gerekir: Haklı çıkmaya çalışırken birbirimizi kaybetmemek.

Hülya Saraç Ballıkaya
Hülya Saraç Ballıkaya
Hülya Saraç Ballıkaya, 1983 yılında İstanbul’da doğmuştur. İstanbul Üniversitesi Çocuk Gelişimi lisans eğitimini tamamladıktan sonra, Yeditepe Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik yüksek lisans programını onur derecesiyle bitirmiştir. Yıldız Teknik Üniversitesi Aile Danışmanlığı programını tamamlayarak aile ve çift terapileri, ebeveyn ve ergen danışmanlığı alanlarında uzmanlaşmıştır. Yaşam boyu öğrenmeyi ilke edinen Ballıkaya, akademik yolculuğunu Psikoloji lisansı ile sürdürmektedir. Danışanlarına destek sunmanın yanı sıra dijital platformlarda içerikler üreterek toplum ruh sağlığına katkıda bulunmakta ve Psychology Times’ta aile, çocuk, bağlanma, ilişkiler ve evlilik üzerine yazılarıyla okurlara hem bilgi hem de duygusal temas sağlamayı amaçlamaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar