Aşk çoğu zaman büyük cümlelerle, romantik jestlerle ya da heyecanlı başlangıçlarla anlatılır. Oysa bir ilişkinin gerçek ağırlığı çoğu zaman daha sessiz yerlerde saklıdır: Birinin bizi dinleme biçiminde, zor bir günün ardından ses tonunda, tartışma sırasında kalıp kalmamasında, incindiğimizde savunmaya geçmek yerine anlamaya çalışmasında. Belki de aşk, yalnızca “sevilmek” değil; birinin yanında duygusal olarak güvende hissedebilmektir.
Psikoloji literatüründe aşk uzun zamandır yalnızca romantik bir duygu olarak değil, aynı zamanda bir bağlanma süreci olarak ele alınır. Hazan ve Shaver’a göre romantik aşk, yetişkinlikte kurulan bir bağlanma ilişkisi gibi işleyebilir; yani kişi partnerinde hem yakınlık hem güven hem de duygusal sığınak arar (Hazan & Shaver, 1987). Bu nedenle ilişkilerde “Beni seviyor mu?” sorusunun altında çoğu zaman daha derin bir soru yatar: “Ben bu kişinin yanında kendim olabilir miyim?”
Modern ilişkilerde en sık karşılaşılan sorunlardan biri, yakınlık isteği ile incinme korkusunun aynı anda var olmasıdır. Bir taraf daha fazla temas, açıklık ve güvence isterken; diğer taraf mesafe, kontrol ya da bağımsızlık ihtiyacına çekilebilir. Bu durum çoğu zaman sevgisizlikten değil, farklı bağlanma ihtiyaçlarından kaynaklanır. Kaygılı bağlanan biri, küçük bir mesafeyi bile terk edilme işareti gibi okuyabilir. Kaçıngan bağlanan biri ise yoğun duygusal talepleri özgürlüğüne tehdit gibi algılayabilir. Böylece iki kişi birbirini severken bile aynı anda birbirini yorabilir.
Sternberg’in üçgen aşk kuramı da aşkın tek bir duygudan oluşmadığını söyler. Ona göre aşk; yakınlık, tutku ve bağlılık olmak üzere üç temel bileşenden oluşur (Sternberg, 1986). İlişkinin başında tutku daha görünür olabilir; heyecan, merak ve fiziksel çekim ilişkiye hız kazandırır. Fakat zamanla ilişkinin sürdürülebilir olup olmadığını daha çok yakınlık ve bağlılık belirler. Çünkü ilk heyecanın azalması her zaman aşkın bittiği anlamına gelmez. Bazen aşk, yoğun ateşten daha sakin ama daha dayanıklı bir sıcaklığa dönüşür.
Bu noktada romantik ilişkilerle ilgili en büyük yanılgılardan biri devreye girer: “Doğru kişiyle her şey kolay olmalı.” Oysa sağlıklı ilişki, hiç sorun yaşanmayan ilişki değildir. Daha çok, sorun yaşandığında iki kişinin birbirini yok etmeden kalabilmesidir. Gottman ve Levenson’un çift ilişkileri üzerine çalışmaları, ilişki doyumu ve ayrılık süreçlerinde çatışmanın varlığından çok çatışmanın nasıl yönetildiğinin önemli olduğunu göstermiştir (Gottman & Levenson, 1992). Yani mesele tartışıp tartışmamak değil; tartışırken küçümsemek mi, dinlemek mi; suçlamak mı, anlamaya çalışmak mı; kopmak mı, onarmak mı?
Bir ilişkide güven yalnızca sadakatle sınırlı değildir. Güven, “Bu kişi beni küçük düşürmez”, “Duygularımı bana karşı silah olarak kullanmaz”, “Zayıf taraflarımı gördüğünde beni terk etmez” hissidir. Bu yüzden güven bir anda oluşmaz; tekrar eden küçük deneyimlerle inşa edilir. Verilen sözlerin tutulması, sınırların görülmesi, özür dilendiğinde davranışın da değişmesi, güvenin psikolojik zeminini oluşturur. Aşkın romantik kısmı kalbi hızlandırabilir; ama güven, sinir sistemini sakinleştirir.
Yakın ilişkilerin bir diğer güçlü tarafı, kişinin benlik algısını genişletmesidir. Aron ve Aron’un öz-genişleme modeline göre insanlar yakın ilişkiler yoluyla yeni deneyimler, roller ve bakış açıları kazanabilirler (Aron & Aron, 1986). Başka bir deyişle, sağlıklı bir ilişki insanı küçültmez; onun dünyasını genişletir. Partner, kişinin kimliğini yutmaz; aksine onun gelişimine alan açar. Bu nedenle iyi bir ilişkide “biz” olmak, “ben”i kaybetmek anlamına gelmez. Tam tersine, kişi hem bağlı hem özgür hissedebilir.
Fakat ilişkilerde yakınlık her zaman rahat bir deneyim değildir. Gerçek yakınlık, yalnızca güzel taraflarımızın görülmesi değil, kırılgan yanlarımızın da görünür olmasıdır. İnsan en çok sevildiği yerde incinmekten korkar; çünkü orada savunmaları azalır. Bu yüzden bazı insanlar ilişkide çok sevilmekten bile korkabilir. Sevilmek, kontrolü kaybetmek gibi gelebilir. Birinin gerçekten yaklaşması, geçmişte kapanmamış yaraları da harekete geçirebilir.
Bu noktada aşkı yalnızca “kim doğru kişi?” sorusuyla değerlendirmek yetersiz kalır. Daha önemli soru şudur: “Bu ilişkide ben nasıl birine dönüşüyorum?” Daha kaygılı, değersiz, sürekli kendini açıklamak zorunda kalan biri mi? Yoksa daha açık, daha sakin, daha canlı ve daha kendine yakın biri mi? Çünkü ilişkiler yalnızca iki insanın bir araya gelişi değildir; aynı zamanda iki sinir sisteminin, iki geçmişin, iki savunma biçiminin ve iki sevgi dilinin karşılaşmasıdır.
Sağlıklı aşk, sürekli yoğunluk demek değildir. Hatta bazen en sağlıklı ilişkiler, dramatik iniş çıkışlardan çok, düzenli bir güven hissi verir. Bu bazı kişilere başta “sıkıcı” bile gelebilir; özellikle sevgiyle kaosu birbirine karıştırmaya alışmış kişiler için huzur yabancı bir duygudur. Oysa huzur, tutkunun düşmanı değildir. Huzur, tutkunun güvenle kalabildiği zemindir.
Sonuç olarak aşk, yalnızca kalpte hissedilen bir duygu değil; davranışlarla sürdürülen psikolojik bir alandır. Sevgi, kendiliğinden doğabilir; fakat güven, emek ister. Yakınlık, cesaret ister. Bağlılık ise yalnızca kalmayı değil, kalırken birbirini görmeyi gerektirir. Belki de olgun aşkın en sade tanımı şudur: Birinin yanında hem seviliyor hem de kendiniz olarak kalabiliyorsanız, orada yalnızca romantik bir ilişki değil, psikolojik bir yuva da kurulmaya başlamıştır.


