Psikolojide tek tip “normal” yanılgısı ve kültürel çeşitlilik üzerine düşünmek, yaşadığımız toprakların kültürel dokusunun Batı dünyasında kalıplaşmış psikoloji yasalarına “yeterince” uyum sağlamaması durumunda bizleri “kötü” ya da “yetersiz” yapıp yapmayacağını sorgulamamıza neden oluyor. Geçtiğimiz yıllarda İskandinav ülkelerinde yaşayan göçmen ailelerin hayatları, bu sorunun ne kadar hayati olduğunu gözler önüne serdi. Geleneksel aile yapılarıyla büyüyen bu insanların çocukları; aile içi şiddet, çocuk istismarı ve yetersiz bakım gibi gerekçelerle hükümet tarafından ellerinden alındı. Farklı aile dinamiklerini göze almadan, yalnızca katı kurallarla inşa edilen Batı psikolojisi; ne yazık ki coğrafya, dini görüş ve kültür bakımından farklı olan Doğu ailelerine hiçbir esneklik sağlamamaktadır.
Tarih boyunca tamamen farklı hayatlar yaşamış toplumları tek tip bir makina gibi görmek yanıltıcıdır. İskandinav ülkelerinde uzun yıllardır süren refah ve barış ortamının yanı sıra; Orta Doğu ve Asya’da sıklıkla savaş, yoksulluk, kültürel ve dini çeşitlilikle yetişen bireyler bulunmaktadır. Bu bireylerin direkt “yetersiz ebeveyn” olarak etiketlenmesi, tek tip bir sağlık anlayışının dayatılmasından kaynaklanır. Bu dışlayıcı yaklaşım, Doğu’da yaşayan insanların terapiye olan bakış açısını da olumsuz yönde etkilemektedir. Bugün okullarda ve üniversitelerde öğrendiğimiz Batılı yöntemler, ülkemiz insanının ruhsal ihtiyaçlarını karşılamakta bazen yetersiz kalıyor. Sonuç olarak toplumumuzun büyük bir kısmı, psikolojik desteği uzmanlardan almak yerine fal ve büyü gibi yollarda arıyor; inançlarının istismar edilmesiyle dolandırılıyor.
Dil ve terapötik bağdaki kopukluk, konuştuğumuz dil ailesinin farklı olması bile bu uyuşmazlığın bir kanıtıdır. Batı kaynaklı çocuk gelişimi kitaplarında dil gelişimini öğrenirken, aslında birçok Doğu ülkesinde karşılığı olmayan farklı dönemler ve kurallarla karşılaşırız. Bu teorik eksiklikler, bu alanda okuma yapan bilinçli ebeveynleri dahi yersiz bir endişeye sürüklüyor. Aynı tıkanıklık, terapist ile danışan arasında kurulacak terapötik bağ aşamasında ve klinik süreçlerde de yaşanıyor. Tıp ve psikoloji eğitimine çok daha erken ulaşma fırsatı bulmuş; çoğunluğu eğitimli ve refah seviyesi yüksek ailelerden gelen Batılı “psikolojinin Babaları”nın kurduğu bu sistem, kapsayıcı bir bakış açısından uzaktır. Kendi yetişme tarzlarını evrensel kural sayan bu anlayış, psikoloji alanının günümüzde dahi sağlıklı ve kapsayıcı şekilde ilerlemesini güçleştiriyor.
Psikoloji bilimi, diğer pozitif bilimlerin aksine çok daha esnek olmak zorundadır. Gerçek bir hikayeden uyarlanan 2023 yapımı “Mrs. Chatterjee Vs Norway” (Bir Annenin Savaşı) filminde bu durumu çok net karşımıza çıkar. Kültürel bir alışkanlık olarak elle yemek yiyen, yoğun stres altındayken çocuğunun ödevini okula götürmeyi unutan ve aile yapısı Norveç standartlarına uymayan bir annenin, henüz emzirdiği bebeğinden ve çocuklarından koparılışını; onlara tekrar kavuşmak için verdiği büyük mücadeleyi izleriz. Tam olarak benzer şekilde, günümüzde sert çizgilerle belirlenmiş çocuk gelişim kuralları, ülkemizde yaşayan annelerin kendilerini sürekli yetersiz hissetmesine neden olmaktadır. Hatta bu durum, yeni neslin kendi anne-babalarına “istismarcı, cahil veya yetersiz” gözüyle bakmasına yol açan kültürel bir yabancılaşma yaratıyor.
Bu noktada biz ruh sağlığı uzmanlarının farklı dinamikler ve sistemlere uygun ilerlemesi gerekiyor: Aldığımız eğitimleri ve uzmanlığımızı kendi kültürümüzün süzgecinden geçirmeli; yazılarımızda ve çalışmalarımızda bu kalıplaşmış ifadelerin farklı kültürlere göre uyarlanmasını sağlamalıyız. Tüm dünya ülkelerinde çeşitliliği benimseyerek, tek tip bir “normal” anlayışı geliştirmeden; çevre, tarih ve kültürel koşulları göz önüne alarak yorumlar yapmalıyız. Psikoloji alanının gerçek manada zenginleşmesi ve gelişmesi, ancak bu çeşitliliğe alan açılmasıyla mümkün olacaktır.


