Büyüsel Düşünce ve Omnipotans: Ponette Filminde Çocukluk Yası
Psikanalitik düşüncede kayıp, yalnızca dış gerçeklikte meydana gelen bir yokluk olarak ele alınmaz. Kaybedilen kişiyle kurulmuş ilişkinin, kaybın ardından öznenin iç dünyasında nasıl bir dönüşüme uğradığı da yas deneyiminin temel meselelerinden biridir. Ölüm, bu anlamda yalnızca sevilen birinin artık fiziksel olarak mevcut olmaması değil, onunla kurulmuş ilişkinin ruhsal düzlemde yeniden örgütlenmesini gerektiren bir kırılmadır.
Jacques Doillon’un 1996 tarihli Ponette filmi, bu kırılmayı dört yaşındaki bir çocuğun deneyimi üzerinden görünür kılar. Ponette, bir trafik kazasında annesini kaybeder. Kendisi de kazadan sağ çıkar ve kolu alçıya alınır. Filmin bundan sonraki seyri, çocuğun annesinin yokluğuyla karşılaşmasını ve bu yokluğu anlamlandırma çabasını izler. Filmde artık dış dünyada bulunmayan annenin, çocuğun iç dünyasında nasıl var olmaya devam ettiğini görürüz.
Yetişkin için ölüm, ölen kişinin geri döndürülemezliğiyle tanımlanır. Bir insan öldüğünde artık fiziksel olarak geri gelmeyeceği bilinir. Çocuğun ölüm deneyimi ise aynı kesinlikte örgütlenmeyebilir. Özellikle erken çocukluk döneminde ölümün sürekliliği, geri dönüşsüzlüğü ve evrenselliği henüz yetişkin zihnindeki gibi bütünlüklü biçimde kavranmamıştır.
Ponette annesinin ölümünü çevresindeki yetişkinlerden öğrenmesine rağmen, onun yokluğunu zihinsel olarak aynı kesinlikle kabul etmez. Annesini arar, onun geri dönebileceğini düşünür, onunla konuşmaya devam eder ve çeşitli yollarla yeniden karşılaşmayı mümkün kılmaya çalışır. İyi bir çocuk olursa annesinin geri dönebileceğini düşünür. Onu film akarken bir köşede annesini beklerken veya tanrı ile konuşurken buluruz. Onu geri döndürebilmek için bazı büyülü kelimeler söyler, tanrının çocuğu olmak için engelleri aşar fakat bir türlü başaramaz. Öyle ki sonunda ağlayarak ölmek istediğini söyler. Böylece annesine kavuşabilecektir. Kuzeninden onu öldürmesini dahi ister.
Onu bazen rüyasında görür. Geceleri herkes uyuduğunda annesinin yanına geldiğini ve onunla oyun oynadığını görür. Bu basit bir ifade ile arzu rüyasını temsil eder. Bu yüzden akşam olduğunda bir an önce uyumaya gider.
Freud, 1917 tarihli Yas ve Melankoli çalışmasında yas deneyimini sevilen bir kişinin ya da kişinin yerine geçen önemli bir idealin kaybına verilen ruhsal tepki olarak ele alır. Freud’un klasik modelinde yas süreci, kaybedilen nesneye yöneltilmiş libidinal bağların giderek geri çekilmesini ve başka yatırımlara yönelmesini içerir. Melankolide ise kaybın niteliği ve nesneyle kurulan ilişkinin özellikleri farklı bir ruhsal tablo oluşturur.
Ponette’in annesi de ortadan kaybolmaz, onun varoluş biçimi değişir. Anne artık dışarıda değildir. Çocuğun onu görebileceği, dokunabileceği, sesini duyabileceği bir gerçeklikte bulunmaz. Ancak annenin çocuğun zihnindeki temsili varlığı sürdürülür. Anne artık uyuduğunda onunla oyun oynamak için rüyasına gelen bir figüre dönüşür. Ponette böylece annenin fiziksel hayatta var olamaması ile baş etmeye çalışır.
Klein’ın yas kuramı burada Freud’un bıraktığı yerden daha farklı bir perspektif açar. Gerçek bir kayıp, kişinin iç dünyasında daha önce kurulmuş olan iyi nesnenin de tehdit altında hissedilmesine yol açar. Klein, yas sırasında kişinin yalnızca dışsal olarak sevdiği kişiyi değil, onun iç dünyadaki karşılığını da kaybetmiş gibi hissedebileceğini vurgular. Öyle ki filmin bir sahnesinde Ponette arkadaşı tarafından itilip kakılır ve kötü sözlere maruz kalır. Bu durumda Ponette ağlayarak “Annem burada olsaydı, bana bunları yapamazdın.” diye sitem eder.
Bu nedenle Ponette’in annesini yeniden bulmaya yönelik çabası, aynı zamanda kendi iç dünyasındaki güvenli nesneyi yeniden kurmaya çalışmakla da ilişkilidir.
Onun geri gelmesine ilişkin umudu yetişkin bakış açısından kolaylıkla inkâr olarak değerlendirilebilir. Henüz dış gerçekliğin doğrudan ve bütünlüklü biçimde zihinsel olarak temsil edilmesi konusunda yetkinlik sağlanmamıştır. Bu nedenle kayıp gibi ağır bir deneyim, önce fantezi aracılığıyla işlenebilir. Ponette’in annesinin geri dönebileceğine ilişkin düşüncesi bu anlamda yalnızca gerçeği reddeden bir savunma olarak görülmek zorunda değildir. Bu düşünce aynı zamanda çocuğun dayanılması güç bir gerçekliği psişik olarak taşıyabilmesinin bir yoludur.
Winnicott, bebeğin ve çocuğun iç gerçekliği ile dış gerçekliği arasında bir ara deneyim alanının oluştuğunu ve bu alanın oyun, sembolleştirme ve yaratıcılıkla ilişkili olduğunu ileri sürer. Geçiş alanı olarak kavramsallaştırılan bu alan, fantezi ile gerçekliğin birbirinden bütünüyle kopmadığı ancak birbirine indirgenmediği bir psişik alan olarak düşünülebilir.
Ponette’te çocuğun annesiyle kurduğu ilişkiyi de böyle bir ara alanda düşünmek mümkündür. Ponette sanki bu sayede annesine veda etmek için zaman kazanıyordur.
Nitekim öyle de olur. Ponette film ilerledikçe ve annesini geri döndüremediği gerçeği ile yüzleştikçe omnipotansında bir kırılma yaşar. Bu kırılma ile birlikte annesine veda eder. Mezarını ziyaret ettiğinde annesi ile bir gün geçirir ve annesinden bir kazak ödünç alır. Annesi üşüdüğü için ona kırmızı bir kazak giydirir. Bu kazak aynı zamanda bir geçiş nesnesidir. Onu sarmalayan koruyan sıcak tutan bir anne imgesi gibidir. Ayrıca anneden de bir parçadır. Annesi ona artık geri gelmeyeceğini, hayata devam etmesini söyler. Ponette annesinin kaybı ile başta onu fantezisinde yaşatarak sonra ise annesinin ani ölümü nedeni ile yaşanamamış vedasını yaşayarak sağlıklı bir şekilde yüzleşir.


