Salı, Ekim 13, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Kendimi mi Yaşıyorum, Beni Nasıl Gördüklerini mi?

Kendimi mi Yaşıyorum, Beni Nasıl Gördüklerini mi?

Hiç kimsenin sizi yargılamayacağını bilseydiniz, bugün olduğunuz kişiyle aynı kişi olur muydunuz? Bir düşüncenizi dile getirirken, bir ortamda davranışlarınızı belirlerken ya da bir karar alırken gerçekten kendinizden mi hareket ediyorsunuz, yoksa başkalarının zihninde nasıl bir izlenim bırakacağınızı mı hesaplıyorsunuz? Belki de insanın kendisine sormaktan kaçındığı en zor sorulardan biri budur: Ben kimim ve olduğum kişiye ne kadarıyla kendim karar verdim?

İnsan, dünyaya kendisini tanıyarak gelmez. Kendilik algısı, ilişkiler içerisinde biçimlenir; sözcükler, bakışlar, tepkiler ve beklentiler bu sürecin bir parçasıdır. Charles Horton Cooley’nin (1902) ayna benlik yaklaşımı, kişinin kendisini başkalarının gözünde nasıl göründüğünü hayal etmesi ve onların kendisi hakkındaki yargılarını düşünmesi üzerinden değerlendirebileceğini ileri sürer. Çocuklukta duyduğumuz bir eleştiri, zamanla kendimize yönelttiğimiz bir yargıya dönüşebilir. Takdir görmek için öğrendiğimiz davranışlar, yıllar sonra kişiliğimizin değişmez parçalarıymış gibi hissedilebilir. Peki, bir davranışı uzun zamandır sürdürüyor olmamız, onun gerçekten bize ait olduğunu gösterir mi?

Başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğünü her zaman bilemeyiz. Buna rağmen onların zihninde nasıl bir yerde durduğumuza ilişkin tahminler üretiriz. Bir sözün yanlış anlaşılabileceğini düşünerek susar, yadırganacağımızı varsayarak bir isteğimizden vazgeçer, yetersiz bulunma ihtimali yüzünden kendimizi göstermeye çekiniriz. Henüz gerçekleşmemiş bir yargı, davranışlarımız üzerinde gerçek bir baskı yaratabilir. Böylece başkalarının düşüncelerinden çok, onların ne düşünüyor olabileceğine dair kendi tasarılarımızın sınırları içinde yaşamaya başlarız.

Psikanalitik açıdan bakıldığında, Lacan’ın (1949/1977) benliğin oluşumuna ilişkin düşünceleri bu meseleye farklı bir kapı aralar. Kişinin kendisini bir imgeyle özdeşleştirmesi üzerine geliştirdiği ayna evresi yaklaşımı, benliğin kendilik algısı ve dışarıdan görünen imgeyle ilişkisini düşünmek için bir çerçeve sunar. Bununla birlikte, başkalarının bizi nasıl gördüğünü hayal ederek kendimizi değerlendirmemiz, Lacan’ın ayna evresi kavramıyla bütünüyle aynı şey değildir. Kişi, kabul edilebilir görünme arzusuyla kendi deneyiminden uzaklaşabilir; ne hissettiğini anlamaya çalışmak yerine hissettiklerinin dışarıdan nasıl görüneceğini denetlemeye başlayabilir.

Elbette başkalarının düşüncelerini önemsemek tek başına bir sorun değildir. Markus ve Kitayama’nın (1991) benliğin kültürel bağlamda nasıl biçimlendiğini ele alan çalışması da kişinin kendisini bağımsız ya da ilişkiler ağı içinde tanımlamasının düşünce, duygu ve motivasyonlarıyla bağlantılı olduğunu gösterir. Önemli olan, başkalarının değerlendirmelerini dikkate almakla kendi kararlarımızı onların onayına bırakmak arasındaki farkı görebilmektir. Peki, bu sınırı ne zaman kaybediyoruz?

Belki de kendimizden uzaklaşmak, bir gün ansızın gerçekleşen büyük bir kopuş değildir. Söylemek isteyip sustuğumuz cümlelerin, istemediğimiz hâlde kabul ettiğimiz durumların ve sırf yanlış anlaşılmamak için gizlediğimiz yönlerimizin birikimidir. Zamanla başkalarının kabul edebileceği bir benlik inşa ederken kendi arzularımızla aramıza mesafe koyabiliriz. Sonunda geriye şu soru kalır: İnsan, kabul görmek uğruna kendisinden ne kadar uzaklaşabilir?

Kendimiz olmak, her zaman kolay olanı seçmek değildir; bazen yanlış anlaşılmayı, onaylanmamayı ve başkalarının zihninde alıştığımız imgeyi kaybetmeyi göze almaktır. Kendi sesini bulmak, başkalarının sesini bütünüyle susturmak değil, onların arasında kendi sesini duyabilme cesaretini göstermektir. Belki de özgürleşmek, herkesin gözünde doğru kişi olmaya çalışmaktan vazgeçip kendi seçimlerimizin sorumluluğunu üstlenebildiğimiz yerde başlar.

Şimdi bir an için başkalarının sizin hakkınızda ne düşüneceğini hesaplamadığınızı düşünün. Hangi cümleyi daha cesur kurar, hangi kararın arkasında daha rahat dururdunuz? Başkalarının gözündeki imgenizle kendi gözünüzdeki varlığınız birbirinden ayrıldığında, hangisini kaybetmekten daha çok korkardınız?

Çünkü insan bazen başkalarının gözünde kötü görünmekten korkarken, kendi gözünde kim olduğunu unutabilir.

Kaynakça

  • Cooley, C. H. (1902). Human nature and the social order. Charles Scribner’s Sons.
  • Lacan, J. (1977). Écrits: A selection (A. Sheridan, Trans.). W. W. Norton. (Özgün çalışma 1949’da yayımlanmıştır.)
  • Markus, H. R., & Kitayama, S. (1991). Culture and the self: Implications for cognition, emotion, and motivation. Psychological Review, 98(2), 224–253. https://doi.org/10.1037/0033-295X.98.2.224
Elif Özel
Elif Özel
Elif Özel, psikoloji lisans eğitiminin ardından Bilişsel Davranışçı Terapi ve Aile Danışmanlığı alanlarında eğitimler almıştır. İnsan ruhuna dair duyduğu merakı, yazma, okuma ve araştırma tutkusu ile birleştirerek psikoloji temelli yazılar kaleme almaktadır. Hem bireyin iç dünyasını hem de toplumsal dinamikleri anlamaya yönelik bir bakış açısıyla içerik üreten Özel, okuyucularını düşünmeye, hissetmeye ve fark etmeye davet eden yazılar yazmaya devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar