“Bazen insan, iyileşmekten değil; iyileştiğinde geriye kim kalacağından korkar.”
İnsan, yaşadığı acılarla kendine bir hikâye kurar. Bir kayıp, bir hayal kırıklığı, yarım kalmış bir ilişki ya da çocukluktan taşınan bir yara… Zamanla bunlar yalnızca geçmişte yaşanan olaylar olmaktan çıkar, kişinin kendisini tanımlama biçimine dönüşebilir. Bir süre sonra insan, başına gelenleri anlatmakla kim olduğunu anlatmayı birbirine karıştırabilir. Peki, bir gün bütün acılarımız hafiflediğinde geriye kim kalır?
Acının İçinde Kurulan Kimlik
Bazı insanlar uzun süre mücadele ettikleri duygulara alışırlar. Sürekli güçlü olmak zorunda kalan biri, kırılganlığını göstermeyi unutabilir. Terk edilmekten korkan biri, ilişkilerini bu korkunun etrafında şekillendirebilir. Geçmişte incinmiş biri ise yeni bir hayal kırıklığından korunmak için kendisini insanlardan uzak tutabilir. Bu davranışlar bir zamanlar kişiyi korumaya yardımcı olmuş olabilir. Ancak zamanla koruyucu bir duvar, kişinin dünyayla arasındaki mesafeye dönüşebilir. İnsan bazen acısına alışır; çünkü acı, tanıdığı bir yerdir. Bilinmeyen bir mutluluk ihtimali ise daha fazla belirsizlik taşıyabilir.
İyileşmek Neden Korkutucu Olabilir?
İyileşmek çoğu zaman yalnızca daha az üzülmek anlamına gelmez. Aynı zamanda alıştığımız savunmalardan, düşünce biçimlerinden ve kendimize anlattığımız hikâyelerden uzaklaşmayı da gerektirebilir. Yıllarca kendisini yalnızlığı üzerinden tanımlayan biri, yakınlık kurmaya başladığında nasıl davranacağını bilemeyebilir. Her zaman güçlü görünmüş biri, yardım istemenin kendisini zayıf yapmadığını öğrenmek zorunda kalabilir. Çünkü değişim, yalnızca eski acıları geride bırakmak değildir; henüz tanımadığımız bir benlikle karşılaşmaktır. Belki de bu yüzden bazı insanlar iyileşmek istedikleri hâlde aynı düşüncelere, ilişki biçimlerine veya alışkanlıklara geri dönerler. Bu durum her zaman iyileşmek istemedikleri anlamına gelmez. Bazen değişimin getirdiği belirsizlik, tanıdık acıdan daha ürkütücü gelebilir.
Acımızdan Daha Fazlasıyız
Yaşadıklarımız bizi etkiler, fakat bizi bütünüyle tanımlamak zorunda değildir. Bir kayıp yaşamış olmak, yalnızca kaybıyla yaşayan biri olduğumuz anlamına gelmez. Bir zamanlar sevilmemiş hissetmek, sevilmeye layık olmadığımızı göstermez. İnsan, geçmişinin izlerini taşırken aynı zamanda yeni deneyimlerle kendisini yeniden keşfedebilir. Psikolojik iyileşme de geçmişi silmekten çok, geçmişin bugünkü kimliğimiz üzerindeki belirleyiciliğini azaltmakla ilgilidir. Acımızı inkâr etmeden, onun dışında da bir hayatımız olduğunu fark etmek mümkündür. Belki hâlâ bazı günler üzülürüz. Belki eski anılar yeniden kapımızı çalar. Fakat artık her duyguyu kimliğimizin bir parçası olarak görmek zorunda değiliz. Üzüntü hissedebiliriz; ama yalnızca üzgün biri değilizdir.
Peki, Acımız Olmadan Kimiz?
Belki bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Çünkü insan, kendisini bir kez keşfedip tamamlayan bir varlık değildir. Değişir, öğrenir, vazgeçer ve yeniden başlar. Belki acımız olmadan kim olduğumuzu hemen bilemeyiz. Belki de ilk kez, kendimizi tanımak için acının ötesine bakmamız gerekir. Neleri sevdiğimize, neye güldüğümüze, hangi hayalleri hâlâ içimizde taşıdığımıza… Korkmadan kurabileceğimiz ilişkilere, kendimiz için verebileceğimiz kararlara ve geçmişimizden bağımsız olarak seçebileceğimiz geleceğe. Çünkü insanın hikâyesi yalnızca başına gelenlerden oluşmaz; başına gelenlerle birlikte bundan sonra neyi seçtiğiyle de şekillenir. Belki iyileşmek, acımızı kaybettiğimizde kim olacağımızı bulmak değil; acımızın hiçbir zaman bütün kimliğimiz olmadığını fark etmektir.


