Araf’ın Sessiz Kabulü: "Geçmiyor, Geçiştiriyoruz"
İnsan zihni, varlığını tehdit eden ya da taşıyamayacağı kadar ağır gelen ruhsal yüklerle karşılaştığında mükemmel bir mizansen kurar. Yaşanan derin bir kayıp, sarsıcı bir hayal kırıklığı, ruhu içten içe kemiren bir yetersizlik hissi ya da kronikleşmiş bir kırgınlık karşısında çoğunlukla en konforlu ama en sığ sığınağa kaçarız: “Geçti” demek. Oysa psikolojinin soğukkanlı ve tarafsız aynasına baktığımızda gördüğümüz gerçek oldukça farklıdır. Pek çok şey geçmez; sadece biz onları hayatın gürültülü kalabalığı arasına fırlatır, üzerini gündelik telaşların tozuyla örteriz. “Geçmiyor, geçiştiriyoruz” cümlesi, insanın kendi iyileşme illüzyonuyla yüzleştiği ve kendi zihinsel savunmalarının makyajını sildiği en çıplak andır.
Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, bilinçdışının çalışma mekanizmasını anlatırken hiçbir ruhsal enerjinin kaybolmadığını, yalnızca biçim değiştirdiğini vurgular. Bastırma (repression) mekanizması, zihnin acı veren deneyimlerle başa çıkmak adına başvurduğu en ilkel ama en yaygın savunma aracıdır. Zihin, o an baş edemediği travmayı ya da yoğun kederi bilincin ışıklı sahnesinden alır, bilinçdışının karanlık mahzenine kilitler. Oysa kilitlenen duygu orada yok olmaz; aksine, oksijensiz ortamda içten içe mayalanmaya ve güçlenmeye devam eder. Gün içinde durup dururken beliren anlamsız kaygılar, ansızın patlayan öfke nöbetleri, sebebi bir türlü bulunamayan kronik yorgunluklar ya da somatik ağrılar (psikosomatik belirtiler), aslında o “geçiştirilen” duyguların kapıyı vurma biçimidir. Beden, zihnin halı altına süpürdüğü her acının faturasını hatasız bir biçimde tutar ve zamanı geldiğinde ödetir.
Modern yaşamın hızı ve öğretilmiş ritmi de bu geçiştirme kültürünü besleyen devasa bir değirmendir. “Hemen toparlanmalısın”, “Daima güçlü durmalısın”, “Hayat her şeye rağmen devam ediyor” gibi yüzeysel klişelerle bezenmiş toksik pozitiflik baskısı, bireye acısını derinlemesine yaşama hakkı tanımaz. Yutkunamadığımız kederi; bir sonraki e-postaya, izlenecek yeni bir diziye, yapılacak kontrolsüz alışverişlere ya da sosyal medya paylaşımlarına kurban ederiz. Psikolojide “deneyimsel kaçınma” (experiential avoidance) olarak adlandırılan bu durum, kişinin olumsuz düşünce ve duygularla temas etmekten sürekli kaçması halidir. Acıyı hissetmek ve işlemek için durmak gerekir; oysa çağdaş insan durmaktan ölesiye korkar. Çünkü durduğumuz an, kaçtığımız o devasa içsel yükle yüz yüze kalacağımızı biliriz. Bu yüzden adımlarımızı hızlandırır, takvimlerimizi aşırı doldurur ve kendimizi meşguliyetlerin afyonuyla uyuştururuz. Yapılan şey bir iyileşme süreci değil; bilinçli bir erteleme, bir duygusal kaçış stratejisidir.
Geçiştirilen duygular sadece bireysel dünyamızda değil, insan ilişkilerimizde de derin çatlaklar oluşturur. İletişim krizlerinde “Tamam, uzatmayalım, kapatalım konuyu” diyerek rafa kaldırılan her kırgınlık, ilişkinin temeline yerleştirilmiş birer dinamittir. Çözülmeyen, konuşulmayan ve sadece üstü örtülen sorunlar zamanla bireyler arasında görünmez duvarlar örer. Birlikte otururken bile hissedilen o ağır yalnızlık duygusu, aslında zamanında geçiştirilmiş yüzlerce küçük acının birikiminden başka bir şey değildir. Yüzleşilmeyen her duygu, birikerek ilişkinin samimiyetini zehirler.
Peki, geçiştirmek ile gerçekten iyileşmek arasındaki o ince çizgi nerede çekilir? Geçiştirmek, acıyla arana sahte bir mesafe koymak ve onun yokluğunu taklit etmektir. Bu durum, acının zihnin karanlık bir köşesinde krallığını sürmesine izin verir. İyileşmek ise acının varlığını bizzat kabul edip, onunla birlikte yaşamayı öğrenmektir. Yas psikolojisinde ve Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT) ilkelerinde “bütünleşme” (entegrasyon) kavramı tam da buna denk gelir. Yaşanan travma ya da kayıp zihnden tamamen silinmez; ancak insanın ruhsal kapasitesi genişler ve o acı, kişinin kimliğinin bir parçası haline gelir. “Travma Sonrası Büyüme” dedikleri olgu da tam olarak burada başlar: Geçmeyen şey, hayatın akışı içinde mantıklı bir köşeye yerleşir ve yıpratıcı bir yük olmaktan çıkıp dönüştürücü bir tecrübeye dönüşür. Geçiştirdiğimizde ise yarayı tedavi etmek yerine üzerini süslü bir bantla kapatırız; altındaki enfeksiyon ise içten içe büyümeye devam eder.
Geçiştirme eylemi, beraberinde derin bir öz-yabancılaşmayı da getirir. Duygularını sürekli erteleyen ve bilinçdışına iten birey, bir süre sonra kendi özüne, ne hissettiğine ve neye ihtiyaç duyduğuna dair hassasiyetini kaybeder. Etraftan gelen “Nasılsın?” sorusuna verilen otomatik “İyiyim” yanıtı, insanın sadece karşısındakine değil, kendi benliğine de söylediği kronik bir yalana dönüşür. İyileşmenin ilk şartı, bu yalanı reddetmek; hüznün, kırgınlığın ve çaresizliğin meşruiyetini kabul etmektir. Acı çekmek bir zayıflık işareti değil; aksine insan olmanın, hissetme yetisini ve canlılığını kaybetmemiş olmanın en somut kanıtıdır.
Sonuç olarak, hayat elimize her zaman pürüzsüz ve mutlu hikâyeler vermez. Bazı yaralar tamamen kapanır ve silik bir iz bırakır; bazı yaralar ise ömür boyu açık kalır, sadece kanaması durur. “Geçmedi” diyebilmek, geçiştirmenin o konforlu ama ruhu çürüten tuzağından kurtulmanın ilk radikal adımıdır. Kendi iç dünyamızla barışmak, geçmeyen şeyleri zorla kapatmaya çalışmaktan değil; onların varlığına rağmen yürümeyi göze almaktan geçer. Geçiştirmeyi bıraktığımız gün acımızın ağırlığı sihirli bir şekilde hafiflemeyebilir; ancak o ağırlığı taşıyacak ruhsal olgunluğa ve esnekliğe adım atmış oluruz. Ve belki de asıl şifa, hiç iyileşmeyecekmiş gibi duran o yaramıza ilk kez dürüstçe, cesaretle ve şefkatle bakabilmektedir.
