Okulların yeniden açılmasıyla birlikte evlerde tanıdık bir dönem de başladı: ödevler, sınavlar, karne notları, öğretmen görüşmeleri ve “Derslerin nasıl gidiyor?” soruları… Bir çocuğun okul başarısını önemsemek elbette doğaldır. Ancak bazen fark etmeden notları, çocuğun yalnızca akademik performansını değil, kim olduğunu tanımlayan bir ölçüye dönüştürebiliyoruz.
“Matematiği hiç iyi değil.” “Çok çalışkan bir çocuk.” “Dikkati çok dağınık.” “Zaten ders çalışmayı sevmiyor.” “Bu çocuk sayısal zekâya sahip değil.”
İlk bakışta yalnızca bir çocuğun özelliklerini tarif eden bu cümleler, tekrarlandığında çocuğun kendisini tanımlama biçimini de etkileyebilir. Çünkü çocuklar kendileri hakkında bildiklerinin önemli bir kısmını, çevrelerindeki yetişkinlerin onlara söylediklerinden öğrenirler. Bir çocuk defalarca “Sen matematikte kötüsün.” cümlesini duyduğunda, zamanla “Matematikte zorlanıyorum.” demekten “Ben matematik yapamam.” demeye geçebilir. Aradaki fark küçük gibi görünse de psikolojik olarak oldukça önemlidir. İlki değişebilen bir durumu tarif ederken, ikincisi bunu çocuğun kimliğinin bir parçası haline getirir.
Bir sınavdan 40 almak, çocuğun o sınavdaki performansı hakkında bilgi verir. Fakat onun zekâsını, kapasitesini, gelecekte ne kadar başarılı olacağını ya da “çalışkan bir çocuk” olup olmadığını tek başına göstermez. Üstelik akademik performans; uyku düzeninden sınav kaygısına, öğrenme hızından dikkat durumuna, öğretmenle kurulan ilişkiden o gün yaşananlara kadar pek çok faktörden etkilenebilir. Buna rağmen çocukların aldıkları notlar zaman zaman kişilik özellikleriyle birlikte anılabiliyor.
“90 almış, aferin, ne kadar zekisin.” “60 mı? Daha çok çalışman lazım.”
Burada iyi niyetli bir övgü ile farkında olmadan oluşturulan bir baskı arasındaki sınır oldukça ince. Çünkü çocuk yalnızca başarısız olduğunda değil, başarılı olduğunda da bir mesaj öğrenebilir: “Başarılı olduğumda değerliyim.” Bu durumda bir sonraki sınav yalnızca bir sınav olmaktan çıkar; çocuğun kendisini kanıtlaması gereken bir alana dönüşebilir.
Çocukluk ve ergenlik döneminde benlik algısı hâlâ gelişmektedir. Bu nedenle yetişkinlerin kullandığı etiketler, çocuğun kendisi hakkında oluşturduğu hikâyenin parçalarına dönüşebilir. “Ben tembelim.” “Ben başarısızım.” “Benim kafam matematiğe basmıyor.” “Ben zaten dikkatimi veremiyorum.” “Ben çalışkan biri değilim.”
Bu cümleler yalnızca çocuğun kendisi hakkındaki düşüncelerini değil, davranışlarını da etkileyebilir. Çocuk kendisini “başarısız” olarak görmeye başladığında, başarısız olacağını düşündüğü bir işe başlamaktan kaçınabilir. Çünkü denememek, başarısız olma ihtimalinden daha güvenli hissettirebilir. Böylece “Yapamam” düşüncesi, denemekten kaçınmaya; kaçınma, yeterince pratik yapamamaya; bu da başarısızlık deneyimine ve sonunda “Zaten yapamıyorum” düşüncesinin daha da güçlenmesine yol açabilir. Bu nedenle bazen çocuğun akademik performansına müdahale etmeden önce, onun kendisi hakkında kurduğu cümlelere bakmak gerekir.
Peki çocuğun başarısını nasıl konuşmalıyız? Çocuğun başarısını hiç konuşmamak veya notları önemsememek gerekmiyor. Asıl mesele, not ile çocuğun kişiliğini birbirinden ayırabilmek. “Sen matematikte kötüsün.” yerine “Bu konuda şu an zorlanıyorsun. Nerede zorlandığını birlikte bulabiliriz.” demek; “Çok zekisin.” yerine “Bu soruyu çözmek için farklı yollar denemen çok güzel.” diyebilmek; “Sen hiç çalışmıyorsun.” yerine “Ders çalışmaya başlamakta zorlandığını fark ediyorum. Bunu kolaylaştıracak bir yol bulabilir miyiz?” diye yaklaşmak, çocuğun kendisini sabit özellikler üzerinden değil, gelişebilen bir birey olarak görmesine yardımcı olabilir.
Bu dil değişikliği küçük görünse de çocuğa önemli bir mesaj verir: “Ben sabit değilim. Öğrenebilirim, gelişebilirim ve hata yapabilirim.” Çocuğun yalnızca sonucunu değil, çabasını, kullandığı stratejileri ve gösterdiği ilerlemeyi fark etmek bu nedenle önemlidir.
Bir çocuğun hayatında okul önemli bir yer tutar ama çocuk okuldan ibaret değildir. Bir çocuğun merhameti, arkadaşlığı, mizahı, yaratıcılığı, merakı, sorumluluk duygusu, hayvanlara yaklaşımı, bir problemi çözme biçimi veya bir başkasını teselli edebilmesi de onun kimliğinin parçalarıdır. Çocuk yalnızca “kaç aldığı” üzerinden görülmeye başladığında, kendisini de aynı pencereden görmeye başlayabilir.
Belki de okul döneminin en önemli sorularından biri “Kaç aldın?” değil, “Bugün okulda senin için nasıl bir gündü?” olabilir. Çünkü çocukların yalnızca başarılı olmaya değil, başarısız olduklarında da değerli olduklarını hissetmeye ihtiyaçları vardır.
Bir sınavın sonucu değişebilir. Bir dersin notu yükselebilir veya düşebilir. Bir konuda bugün zorlanan çocuk yarın çok daha iyi olabilir. Ancak çocuğun kendisi hakkında kurduğu cümleler daha uzun süre onunla kalabilir.
Bu yüzden çocuklara verebileceğimiz en önemli mesajlardan biri belki de şudur: “Başarılı olduğunda da, zorlandığında da, hata yaptığında da sen hâlâ değerlisin.”
Çünkü bir çocuğun notu onun performansını gösterebilir; fakat kim olduğunu değil.
