“Mesajımı gördü ama neden cevap vermedi?”
Bazen birkaç saatlik sessizlik, zihnimizde uzun bir hikâyeye dönüşebilir. Önce “Yoğundur.” deriz. Ardından “Acaba bir şey mi oldu?” düşüncesi gelir. Bir süre sonra ise “Bana mı kızdı?”, “Yanlış bir şey mi söyledim?” ya da “Artık benimle konuşmak istemiyor mu?” gibi ihtimaller peş peşe sıralanmaya başlar.
Ortada yalnızca cevaplanmamış bir mesaj vardır. Fakat zihnimiz, eksik olan bilgiyi tamamlamak için birbiri ardına senaryolar üretir.
Peki neden?
İnsan zihni belirsizliği her zaman kolay tolere etmez. Bir durum hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığımızda, zihnimiz olası açıklamalar oluşturarak belirsizliği azaltmaya çalışır. Özellikle bizim için önemli olan ilişkiler söz konusu olduğunda, küçük bir davranış bile normalden çok daha fazla anlam taşıyabilir.
Burada belirsizliğe tahammülsüzlük önemli bir rol oynar. Belirsizliğe tahammülü düşük olduğunda kişi, “Henüz bilmiyorum.” cevabıyla kalmak yerine bir sonuca ulaşmaya çalışabilir. Sorun şu ki zihnin ürettiği ilk açıklama her zaman gerçeği yansıtmaz.
Örneğin bir arkadaşınızın mesajınıza saatlerce cevap vermemesi, onun size kızgın olduğu anlamına gelmeyebilir. Telefonunu sessize almış, çalışıyor, uyuyor, başka bir işle ilgileniyor veya yalnızca cevap verecek enerjiyi o an bulamıyor olabilir. Ancak elimizde yeterli bilgi olmadığında zihnimiz bu ihtimaller arasından özellikle bizi ilgilendiren ve duygusal olarak en güçlü olanı seçebilir.
Bu noktada zihin okuma olarak adlandırılan bilişsel çarpıtma devreye girebilir. Karşımızdaki kişinin ne düşündüğünü doğrudan bilemediğimiz halde onun düşüncelerini bildiğimizi varsayabiliriz. “Kesin bana kızdı.” veya “Benden sıkıldı.” gibi düşünceler, birer gerçek değil, yorumdur.
Üstelik düşünceler tekrarlandıkça gerçekmiş gibi hissedilebilir. Bir ihtimali defalarca zihnimizde canlandırmak, onun doğruluğuna dair kanıt oluşturmaz. Fakat duygusal etkisini güçlendirebilir.
Özellikle yakın ilişkilerde bu döngü daha belirgin hale gelebilir. Karşımızdaki kişinin davranışlarını kendi değerimizle ilişkilendirmeye başladığımızda, sıradan bir gecikme bile reddedilme veya değersiz görülme korkusunu tetikleyebilir.
Peki bu durumda ne yapılabilir?
İlk adım, gerçek ile yorumu birbirinden ayırmaktır.
“Mesajıma üç saattir cevap vermedi.” bir gözlemdir.
“Bana kızgın.” ise bir yorumdur.
İkisini birbirinden ayırmak, zihnin oluşturduğu senaryonun farkına varmayı kolaylaştırır. Ardından şu sorular sorulabilir: “Elimde bunu destekleyen hangi kanıtlar var?”, “Bunun başka açıklamaları olabilir mi?” ve “Şu anda bilmediğim bir şeyi biliyormuşum gibi mi davranıyorum?”
Bu sorular düşünceleri tamamen ortadan kaldırmaz. Ancak düşünceyle gerçek arasına küçük bir mesafe koyar.
Belki de ilişkilerde bizi en çok yoran şey her zaman yaşanan olayın kendisi değildir. Bazen olay ile ona yüklediğimiz anlam arasındaki farktır.
Çünkü bir mesajın gelmemesi yalnızca bir mesajın gelmemesidir. Zihnimizin onun etrafında oluşturduğu hikâye ise bambaşka bir şeydir.
Ve bazen ihtiyacımız olan şey, o hikâyeye hemen inanmadan önce kendimize şu cümleyi hatırlatmaktır:
“Şu anda bunu bilmiyorum.”
Bu cümle basit görünse de belirsizliğe tahammül etmeyi öğrenmenin en önemli adımlarından biri olabilir.


