Herkes Öldürür mü Sevdiğini?
Oscar Wilde’ın Reading Zindanı Baladı adlı şiirinde öyle bir cümle vardır ki insanın zihninden kolay kolay çıkmaz:
“Her insan sevdiği şeyi öldürür.”
Bu cümle, dilimizde Tozan Alkan’ın çevirisiyle daha da çarpıcı bir hâl alır: “Herkes öldürür sevdiğini.”
İlk okuduğumda bu cümle bana fazla acımasız gelmişti. İnsan sevdiğini neden öldürsün? Sevmenin içinde korumak, kollamak, yaşatmak yok mu?
Sonra cümle zihnimde biraz daha kaldı. Belki de mesele “öldürmek” kelimesindeydi. Çünkü insan sevdiği birini öldürmeden de onun içindeki bir şeyi öldürebiliyor. Güvenini, neşesini, merakını, cesaretini… Bazen de ilişkinin kendisini.
Wilde bu cümleyi yalnızca çarpıcı olsun diye yazmamıştı. Reading Hapishanesi’nde kaldığı sırada karısını öldüren Charles Thomas Wooldridge’in idamına tanıklık etmişti. Şiir bu gerçek cinayetin içinden doğdu. Fakat Wilde sonra çok daha rahatsız edici bir şey yaptı: Bir adamın işlediği cinayetten yola çıkıp cümleyi hepimizin üzerine bıraktı.
Her insan sevdiği şeyi öldürür.
Üstelik ardından öldürmenin yollarını saydı. Kimi acı bir bakışla, kimi güzel sözlerle. Kimi öpücükle, kimi kılıçla. Kimi şehvetle, kimi parayla.
Bir bakış.
Bir söz.
Bir öpücük.
Bir kılıç.
Wilde’ın asıl sarsıcı tarafı belki de burada. Cinayeti yalnızca kan ve bıçak üzerinden düşünmemize izin vermiyor. İnsanların birbirine verdiği zararın biçimlerini çoğaltıyor. Bugün kimseyi kılıçla öldürmek zorunda değiliz. Bir bakış yetebilir. Konuşurken göz devirmek. Karşımızdaki heyecanla bir şey anlatırken telefona bakmak. Her duyguyu küçümsemek. Her kırgınlığa “Sen de çok alıngansın” diye karşılık vermek.
“Sen zaten böylesin.”
“Her şeyi büyütüyorsun.”
“Bunu da mı sorun ettin?”
Bazı cümleler söylendiği anda unutulur. Bazıları ise insanın içinde kalır. Bir süre sonra kişi kendisini karşısındakinin gözlerinden görmeye başlar. Belki de ilişkilerin kırılma noktası tam olarak burasıdır. Büyük kavgalar yaşanmaz, kimse kapıyı çarpıp gitmez. Sadece bir insan, artık o ilişkinin içinde eskisi kadar özgürce konuşamadığını fark eder. Anlatacağı her şeyi zihninde defalarca tartmak, yanlış anlaşılmaktan veya küçümsenmekten korkmak; insanı yavaş yavaş kendi sessizliğine hapseder.
Üstelik Wilde’ın söylediği “söz” meselesi de düşündürücü. Çünkü insanı sadece sertlik öldürmüyor. Bazen sevgiye benzeyen cümleler de bir ilişkinin nefesini daraltabiliyor.
“Ben seni senden daha iyi tanıyorum.”
“Bunu senin iyiliğin için söylüyorum.”
“Bensiz ne yapacaksın?”
“Ben sana bunları söylüyorsam sevdiğim içindir.”
Bu cümlelerin bazıları gerçekten sevgiyle söylenebilir. Ama sevgi ile sahip olma arasındaki çizgi bazen o kadar inceliyor ki, insan ne zaman birbirini seven iki kişi olmaktan çıkıp birbirini yöneten iki kişiye dönüştüğünü fark etmiyor.
Birini sevmek, onun üzerinde hak sahibi olmak değil. Onun korkularını bilmek, onları kullanma hakkı vermiyor. Geçmişini bilmek, bugünkü sınırlarını ihlal etme hakkı vermiyor. Yakın olmak, birbirimizin iç dünyasına anahtarsız girebileceğimiz anlamına gelmiyor.
Belki de en zor sevgi biçimi, karşımızdaki insanın bizim istediğimiz kişi olmadığını kabul edebilmek.
Çünkü bazen “seni olduğun gibi seviyorum” derken bile zihnimizde küçük bir dipnot bulunuyor: “Şimdilik.”
İlişkilerin bazıları da tam bu beklentinin altında eziliyor. Karşımızdaki insanı olduğu kişi olarak değil, bir gün dönüşmesini umduğumuz kişi olarak seviyoruz. Sonra her davranışını bu hayalin ölçüsüne vuruyoruz. Oysa bir insanı sevmek, onun üzerinde bir proje yürütmek değil.
Sevgi, karşısındaki insanın hayatına sahip olmak değil; yanında onun da kendisi olarak kalabilmesine yer açabilmek.
Üstelik zarar vermek için her zaman kötü niyet gerekmiyor. Bazen kontrol, kaybetme korkusunun kılığına giriyor. Bazen kıskançlık, sevgi gibi anlatılıyor.
Bazen susmak, huzur sanılıyor. Bazen de “Ben böyleyim” cümlesinin arkasına saklanıyoruz. Değişmek zorunda kalmamak için.
İnsan kendisini korumaya çalışırken, farkında olmadan ilişkiyi korumasız bırakabiliyor. Terk edilmekten korkan biri sürekli güvence isteyebiliyor. İncinmekten korkan biri yakınlaştığında geri çekilebiliyor. Değersiz hissetmekten korkan biri karşısındakini sürekli sınayabiliyor. Çatışmadan korkan biri hiçbir şey söylemeyebiliyor.
Bunların hiçbirini sırf altında bir korku var diye mazur göremeyiz. Korkunun bir davranışı açıklaması, onun verdiği zararı ortadan kaldırmıyor. Ama belki anlamamıza yardım ediyor: Bazen insan karşısındakini incitmek için değil, kendisini korumak için yanlış bir yol seçiyor.
Ne var ki ilişki, niyetlerden çok sonuçlarla şekilleniyor. Macar yazar Sandor Marai’nin kurguladığı bir karakter bunu çok net ifade ediyor: ‘’Niyetin kutsallığı gerçeğin çirkinliğini örtmeye yetmez.’’
“Ben seni kontrol etmek istemedim, sadece merak ettim.”
“Ben seni küçümsemek istemedim, şaka yaptım.”
“Ben susarken seni cezalandırmıyordum, kavga çıkmasın istedim.”
Karşımızdakinin içinde oluşan şeyi değiştirmiyor bunlar.
Bir ilişkide bazen de en çok kelimeler değil, söylenmeyenler birikiyor.
“Bir şey yok.”
“Önemli değil.”
“Boş ver.”
Sonra bir başka gün, bir başka susuş.
İnsan bazen de ilişkiyi büyük bir kavga çıkararak değil, konuşmamayı alışkanlık haline getirerek tüketiyor.
Önce birbirimize anlatacaklarımız azalıyor.
Sonra merakımız.
Sonra hayranlığımız.
Sonra birlikte gülme isteğimiz.
Belki de en son, içimizde birikenleri anlatmak için karşımızdakini arama ihtiyacımız bitiyor.
Bir gün aynı masada oturuyoruz. Günümüzü konuşuyoruz, faturaları ödüyoruz, kimin ne zaman işe gideceğini biliyoruz. Hayat bütün düzeniyle devam ediyor. Ama birbirimizin hayatına artık dokunmuyoruz. İlişkinin öldüğünü belki o gün fark etmiyoruz. Çünkü kimse ölürken alarm çalmıyor. Ev aynı ev. Sofra aynı sofra. İki kişi hâlâ yan yana. Ama bazı şeyler çoktan gitmiş oluyor.
Wilde’ın cümlesi tam da burada insanın karşısına yeniden çıkıyor:
Her insan sevdiği şeyi öldürür.
Yine de bu cümleyi bir kader gibi okumak istemiyorum. Çünkü birini incitmekle onu yok etmek aynı şey değil.
Hepimiz zaman zaman sevdiğimiz insanı yanlış anlayabilir, öfkemizi yanlış yere yöneltebilir, korkularımızı onun üzerine bırakabiliriz. Mesele kusursuz olmak değil. Mesele, verdiğimiz zararı görebilmek. “Ben bunu neden yaptım?” diye sorabilmek.
“Onu mu cezalandırıyorum, yoksa kendi korkumu mu yatıştırıyorum?” diyebilmek.
“Bu ilişkide nasıl davranıyorum?” sorusunu, “O ne yapmalı?” sorusunun önüne koyabilmek. Belki sevmenin daha olgun hali biraz da bu.
Karşımızdakini hiç incitmemek değil; incittiğimizde bunu sevginin arkasına saklamamak.
Çünkü birini sevmek, ona iyi davranacağımızın garantisi değil. Bazen en çok sevdiğimiz kişiye en büyük öfkemizi gösterebiliyoruz. En çok kaybetmekten korktuğumuza en çok sahip olmaya çalışabiliyoruz. En çok ihtiyaç duyduğumuz kişiden en çok uzaklaşabiliyoruz.
Belki bu yüzden ilişkiler yalnızca sevgiyle değil, farkındalıkla da ayakta kalıyor.
Wilde’ın şiirine döndüğümüzde elimizde yine aynı dört şey kalıyor:
Bir bakış.
Bir söz.
Bir öpücük.
Bir kılıç.
Bugün bizim kılıçlarımız yok belki.
Ama bakışlarımız var.
Sözlerimiz var.
Susmalarımız var.
Korkularımız var.
Ve bazen bir insanı kaybetmek için onu terk etmek gerekmiyor. Yanında kalıp, her gün biraz daha yalnız bırakmak da yetebiliyor.
O yüzden Wilde’ın cümlesini bugün başka bir yerden sormak istiyorum:
Herkes gerçekten sevdiğini öldürür mü?
Ama belki de asıl soru bu değil.
Asıl soru şu: Sevdiğimiz bir şeyin içindeki hayatı söndürmeye başladığımızı ne zaman fark ediyoruz?
Çünkü bazı şeyler öldüğünde mezarı olmuyor. Bir ilişkide kaybolan güvenin, merakın, şefkatin, neşenin mezarı yok.
Ama belki hâlâ bir ihtimal vardır. Henüz tamamen susmadıysak.
Henüz birbirimize bakarken yalnızca birbirimize verdiğimiz zararı değil, birbirimizi hâlâ gördüğümüzü de fark edebiliyorsak.
Belki o zaman Wilde’ın cümlesini kader olmaktan çıkarabiliriz.
Sevdiğimiz şeyi öldürmek yerine, onu yeniden yaşatmanın bir yolunu arayabiliriz.
Sevgilerimle…
Hülya


