Hafta sonu akşamları bir kahvehanenin camından içeri bakın ya da bir oturma odasının ışığına kulak verin. Ekranda doksan dakika boyunca taktik disiplinden uzak koşan, pas hatalarıyla saç baş yolduran, hakemin her düdüğünde sahayı savaş alanına çeviren yirmi iki kişi vardır. Maçın bitiş düdüğü çalar ancak kimse rahatlamış görünmez; aksine herkes daha gergin, daha yorgundur. Birkaç gün sonra ise aynı televizyonda, dünyanın en iyi takımlarını parkeye gömen, her smaçta milimetrik bir zarafet ve kusursuz bir disiplin sergileyen Kadın Voleybol Takımımız belirir. Maç biter, kupa kalkar, kısa bir gurur dalgası yayılır ve ertesi sabah herkes yine o malum pazar akşamının hakem hatasını, transfer dedikodusunu ya da kulüp başkanının sert açıklamasını konuşmaya geri döner.
Dışarıdan salt akılcı bir gözle bakıldığında, toplumun tüm takdirini, heyecanını ve kaynaklarını doğrudan başarıya, yani parkeye yöneltmesi gerekirdi. Oysa sokakta, iş yerinde, berber koltuğunda ve sosyal medyada enerjimizin neredeyse tamamını hâlâ futbola feda ediyoruz. Bu durumu sadece “spordan anlamamak” ya da “başarıya karşı nankörlük” olarak görmek, insan doğasının karmaşık yapısını fazla hafife almak olur. Konu aslında tabelada yazan skordan, kaldırılan kupadan çok daha fazlasıdır. İnsan zihninin bağımlılık mekanizmaları, kimlik inşası ve kusurlu doğamızla kurduğu o kadim bağda saklıdır.
Karanlık Odanın Uyandırdığı Merak: Belirsizlik
İnsan düzeni, sabit veya rutinde olanı sever gibi görünse de en yoğun tutkularını belirsizlikten de üretebilir. Davranışçı psikolog B.F. Skinner’ın güvercinler üzerinde yaptığı çalışmaya geri dönecek olursak; bir kola bastığında her seferinde yem alan güvercin bir süre sonra sakinleşir, yalnızca acıktığında oraya gider. Kolun yem vereceği zaman tamamen rastgele hale getirildiğinde, güvercin neredeyse hipnotize olmuş bir şekilde o kola basmaya devam eder. Psikolojide “aralıklı pekiştirme” olarak isimlendirilen bu mekanizma, insan hayatında kumardan toksik ilişkilere kadar uzanan pek çok bağımlılığın temeline de ışık tutar.
Voleybol milli takımımız bize yıllardır muazzam bir istikrar sunuyor. Parkeye çıktıklarında kazanma ihtimallerinin ne denli yüksek olduğunu biliyoruz; yarı finaller, finaller ve kürsü artık bizim için alışılagelmiş halde. Psikolojide “hedonik adaptasyon” olarak adlandırılan süreç tam burada devreye girer: İnsan zihni sürekli elde ettiği iyiye hızla alışır ve o durum bir süre sonra nötrleşir. Futbol ise tam anlamıyla o belirsiz ödül makinesidir. Yıllar süren hezimetlerin, kaçan turnuvaların, son dakikada yenen gollerin ardından gelen tek bir sürpriz galibiyet, zihnimizde öyle şiddetli bir dopamin patlaması yaratır ki, o tek anın sarhoşluğu bizi yıllarca sürecek yeni hüsranlara razı etmeye yeter. Az olan, her zaman bol olandan daha kıymetli hissettirir. Sürekli kazanan bir yapı derin bir saygı ve hayranlık uyandırırken ne zaman güldüreceği ne zaman perişan edeceği belli olmayan bir macera insanı duygusal olarak etkisi altına alır.
Modern Kabilecilik: Biz’i İnşa Etmek İçin Onlar’a İhtiyaç Duymak
Peki, futbolu sadece bir spor olmaktan çıkarıp vazgeçilmez bir parçaya dönüştüren şey nedir? Sosyal psikolojinin kurucularından Henri Tajfel, Sosyal Kimlik Kuramı’nda insanların dünyayı kaçınılmaz olarak “iç grup” (biz) ve “dış grup” (onlar) şeklinde ikiye böldüğünü ortaya koyar. İnsan, vahşi doğada tek başına sürekli olarak hayatta kalamayacak kadar zayıf bir canlı olarak gelişir. Bir gruba ait olmak, ölümle yaşam arasındaki fark yaratan noktalardandır. Bir grubun (kabilenin) sınırlarını en hızlı, en sağlam çizen şey ortak bir sevgi değil, ortak bir düşmandır.
Futbol, Türkiye’de tam olarak bu ilkel kabile ihtiyacının modern karşılığıdır. Seçtiğimiz takım sadece bir spor kulübü değildir; babamızın elini tutup ilk kez stada gittiğimiz çocukluk sabahının kokusudur, mahallemizdir, sınıfımızdır, hatta politik reflekslerimizin bilinçdışı bir uzantısıdır. Çocuğa formasını giydirmek, kabilenin yeni üyesini tören ile kabul etmek gibidir. Daha da önemlisi futbol, her hafta canlı tutulan düzenli bir gruplar arası rekabet simülasyonu sunar. Her hafta sonu mücadele edebileceğiniz, yendiğinizde benliğinizi yüceltebileceğiniz bir “öteki” vardır. Hakemin art niyeti, rakip takımın kışkırtması, medyanın taraflılığı… Bütün bunlar kabilenin üyelerini birbirine kenetler. Ortak bir öteki, insanları ortak bir mutluluktan çok daha hızlı bir araya getirir.
İşte voleybolun, futbola göre kitlesel çılgınlık yaratamamasının altında da bu yatar. Kadın voleybolu çoğunlukla milli forma etrafında kenetlenen, “düşmansız”, herkesin aynı tarafta olduğu, nezih ve steril bir zemin kurar. Kulağa son derece ideal, hatta imrenilesi gelen bu tablo, kitlesel duygu boşalımı açısından paradoksal bir eksiklik taşır. Çünkü insan bilinçdışı sadece “biz” demekle yetinmez; “biz”in güçlü olduğunu hissetmek için her pazar günü kapışabileceği, sesini yükseltebileceği somut bir “onlar” grubuna açlık duyar. Voleybol salonundaki o tertemiz birliktelik, öteki kavramını oluşturmaya müsaade etmez.
İki Taş ile Kale Yapmak: Beden Belleği ve Sokak Gerçeği
Bir diğer dinamik, sporun zihnimize değil, bedenimize nereden temas ettiğidir. Türkiye’de hangi kasabadan, hangi mahalleden geçerseniz geçin; asfalta koyulmuş iki taşın arasında ezilmiş bir meşrubat kutusuna vuran çocukları görürsünüz. Bedenimiz topa vurmayı, dizimizin kanamasını, taşa çarpan parmağımızın acısını daha ilkokul çağında fiziksel bir deneyim olarak kaydeder. Futbol her yere aittir, kuralsızdır. Bir topla ya da top benzeri herhangi bir nesneyle anında inşa edilebilir.
Voleybol ise belirli bir nizam ister: gergin bir file, düzgün bir zemin, acımayan bilekler ve belirli bir teknik olgunluk. Dolayısıyla çoğumuz voleybolu çocukluğumuzda “yaşamadık”, sadece ekranlardan ya da okulun beton bahçesinde birkaç beden eğitimi dersinde uzaktan izledik. Bedenin kendi hafızasında yer etmeyen, kas hafızasına kazınmayan bir deneyim, yetişkinlikte kitleleri hipnotize edecek bir içgüdüye dönüşmekte zorlanır.
Aynadaki Suret: Kusurda Kendini Bulmak
Belki de en dürüstçe yüzleşmemiz gereken dinamik, sahadaki figürlerde kimi gördüğümüzdür. Parkedeki voleybolcularımız; kusursuz bir konsantrasyon, son derece yüksek bir duygusal regülasyon, birbirine hata yaptığında dahi sarılan bir takım bilinci ve zarafet sunar. Onlar, bizim “olmak istediğimiz” ideal toplumun temsilcileridir: modern, disiplinli, hakkını söke söke alan ve dünyaya kafa tutan bir akıl. Oysa futbol sahası bizim “olduğumuz” yerdir. Dağınıklığıyla, plan tutmazlığıyla, ilk zorlukta hakeme itiraz eden fevriliğiyle, hakkını sahada aramak yerine kaderi suçlayan tavrıyla ve bitmeyen kaos ortamıyla futbol, tam anlamıyla bizim gündelik hayatımızın, sokaktaki karmaşamızın aynadaki aksidir.
İnsan kusursuzluğa hayran olur, onu saygıyla alkışlar; ancak kalbinin en kuytu yerinde, kendi kusurlarına benzeyen, kendi eksiklikleriyle boğuşan şeye karşı derin, hatta hastalıklı bir şefkat besler. Futbola olan tutkumuz bir cehalet göstergesi değil; ilkel kabilemizi yaşatma telaşı, belirsizliğe duyduğumuz o doyumsuz merak ve kendi dağınıklığımızla yüzleşme biçimimizdir. Voleybol bize gurur duyulacak bir gökyüzü vaat ederken, futbol bizi ait olduğumuz o tanıdık, tozlu ve kusurlu çamurun içinde tutmaya devam ediyor.


