Çarşamba, Eylül 9, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Bükemediğimiz Bileği Öpmek Zorunda mıyız?

Bükemediğimiz Bileği Öpmek Zorunda mıyız?

Hayatta bizden beklenen ve uymamız istenen tuhaf öğütler vardır. Bunların çoğu bizi zorlayan ya da canımızı sıkan öğretilerdir. İşte bunlardan biri de “Bükemediğin bileği öp.” öğretisidir. Bu; ilk bakışta kulağa olgunluk, hoşgörü ve hayatı olduğu gibi kabul etmek gibi gelmektedir. Bize her savaşı kazanamayacağımızı, bazı insanlarla baş edemeyeceğimizi ve bazı durumlarda geri adım atmanın akıllıca olduğunu hatırlatmaktadır. Ancak her durum ya da olay karşısında bu öğretiye uygun davranışları sergilemek mi gerekmektedir? Gerçekten her bükemediğimiz bileği öpmek zorunda mıyız? Belki de burada durup kendimize sormamız gereken başka bir soru vardır: Neden bu güçlü bilek sürekli olarak bizim sınırlarımıza uzanmaktadır? Belki de asıl sorgulamamız gereken, kimin bileğini bükebildiğimizden çok, kimin bizim sınırlarımızı aşmasına izin verdiğimizdir. Çünkü bazen mesele, güçlü karşısında boyun eğmek ya da onu yenmeye çalışmak değil; kendi sınırlarımızı fark etmek ve onları koruyabilmektir. Çünkü bu durumlar hayatın içinde öyle büyük ve dramatik anlarla karşımıza çıkmaz; çoğu zaman küçük küçük, fark etmeden sınırlarımızın aşılmasıyla başlar. Bazen bir iş yerinde, bazen bir arkadaşlıkta, bazen de en yakınımız sandığımız insanların yanında kendimizi geri çekerken buluruz.

Çocukken kaybettiğimiz bir oyunun ardından “Bir daha oynarız.” denir. Ancak büyüdükçe kaybettiğimiz şeylerin oyundaki kadar kolay telafi edilmediğini fark ederiz. İş yerinde fikrimizin sürekli görmezden gelinmesi, bir arkadaşımızın her tartışmada kendisini haklı çıkarması, aile içinde sınırlarımızın yok sayılması… Derken bir noktadan sonra insan kendisine şu soruyu sorar: “Ben gerçekten olgunluk mu gösteriyorum, yoksa her seferinde biraz daha kendimden mi vazgeçiyorum?”

Elbette her geri adım olgunluk değildir. Mesela iş yerinde düşünelim. Toplantıda bir fikir söylersiniz, kimse dikkate almaz. Birkaç dakika sonra aynı fikri daha kıdemli biri söylediğinde herkes onu alkışlar. İlk seferinde susarsınız. İkinci seferinde yine susarsınız. Üçüncüde ise “Demek ki burada işler böyle.” deyip kendinizi geri çekmeye başlarsınız ve zamanla bu şekilde kendi sesinizi kısmış olursunuz. Belki huzursuzluk çıkmasın diye çatışmadan kaçınmışsınızdır ama bunu yaparken kendi huzurunuzu kaçırmışsınızdır.

Bazen bunu sosyal hayatımızda da yaparız. Bir arkadaşınız vardır; her buluşmada sizin istediğiniz yere gitmek yerine onun istediği yere gidersiniz, onun müsait olduğu zamana göre plan yaparsınız. Bir konuda itiraz ettiğinizde “Sen de her şeyi sorun ediyorsun.” der, siz de tartışma büyümesin diye susarsınız. Bir süre sonra onun isteklerine göre şekillenmeye o kadar alışırsınız ki kendi isteklerinizin ne olduğunu bile düşünmez olursunuz. Karşınızdaki kişi bunu belki hiç fark etmez; çünkü siz her defasında geri adım atmışsınızdır. Oysa siz ilişkiyi sürdürdüğünüzü düşünürken, aslında ilişkinin içinde kendinize gittikçe daha az yer açmışsınızdır. Bütün bunları yaparken çoğu zaman bunun yanlış olduğunu bile fark etmeyiz. Çünkü daha çocukluktan itibaren bize bazı şeyleri sorgulamadan kabullenmemiz, huzur bozulmasın diye susmamız ve gerektiğinde geri adım atmamız öğretilir.

Üstelik bazen toplum bize bunu “akıllılık” diye öğretir. “Aman boşver.”, “Sen alttan al.”, “Büyüklük sende kalsın.”, “İşini kaybetme.”, “Aile içinde olur böyle şeyler.” Bu cümlelerin her birinde haklılık payı olabilir. Çünkü her tartışmaya girmek, her haksızlığa savaş açmak insanı tüketebilir. Fakat alttan almakla ezilmeyi kabullenmek arasında önemli bir fark vardır. Her savaşa girmemek başka, kendini savunmaya değer görmemek başkadır. İnsan, sürekli geri çekildikçe bir süre sonra karşısındakinin haklı olduğuna değil, kendisinin yeterince önemli olmadığına inanmaya başlayabilir.

Öte yandan her durumda kendimizi savunmak, her haksızlığın karşısında durmak ya da her mücadeleyi sonuna kadar sürdürmek de bize iyi gelmeyebilir. Çünkü bazen geri adım atmak, tartışmayı büyütmemek veya bir mücadeleden vazgeçmek kişinin kendisini koruma biçimi olabilir. Bazen karşımızdaki gerçekten bizden daha güçlü, daha yetkili ya da daha deneyimlidir. Bazen sistem bizim istediğimiz gibi çalışmaz. Bazen çok haklı olduğumuz bir konuda bile istediğimiz sonucu alamayız. Bazen gerçekten de o bileği bükemeyiz. Ve bunu kabul etmek yenilmek değil, hayatın gerçeklerini görmek demektir. Hayatın can sıkıcı tarafı da budur: Haklı olmak, her zaman kazanacağımız anlamına gelmez. Asıl önemli olan, ne zaman geri adım attığımızı ve bu geri adımın bizi koruyup korumadığını bilmektir. Çünkü bazen bileği bükememek, o bileğin önünde eğilmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Kaybettiğimiz bir mücadele olabilir; fakat bu mücadeleyi kaybetmek, kendimize olan saygımızı da kaybetmemizi gerektirmez.

Bazı insanları değiştiremeyiz. Bazı ilişkileri kurtaramayız. Bazı haksızlıkları o anda düzeltemeyiz. Ama bütün bunların içinde kendimize nasıl davranacağımıza hâlâ karar verebiliriz. Belki mesele bileği bükmek ya da öpmek değildir. Mesele, ne zaman mücadele edeceğimizi, ne zaman uzaklaşacağımızı, ne zaman susmanın gerçekten işe yaradığını ve ne zaman bizi tüketebileceğini ayırt etmektir. Bazen kazanmak, karşımızdakine diz çöktürmek değil; karşımızdaki ne kadar güçlü olursa olsun kendi değerimizin onun gücüne göre değişmediğini ve kendi sınırlarımızı bilerek yolumuza devam edebilmektir.

Selver Kılıç Erdem
Selver Kılıç Erdem
Selver Kılıç Erdem, Sağlık Bakanlığında Psikolog olarak akademik ve saha deneyimini kullanarak ruh sağlığını koruyucu eğitimler düzenliyor, toplum temelli çalışmalar yürütüyor ve psikolojik sağlamlık, bağımlılıkla mücadele, intiharı önleme ile psikososyal destek alanlarında aktif rol alıyor. Yüksek lisans sürecinde, bilişsel esneklik, iş-yaşam dengesi ve tükenmişlik ilişkileri üzerine bir akademik araştırma yürütmüştür. Bilimsel bilgiyi anlaşılır ve etkileyici bir şekilde sunarak geniş kitlelere ulaşmayı hedefliyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar