Salı, Eylül 1, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Zihin Dayanamadığında Ne Olur? Benlik ve Gerçeklik Arasında

Zihin Dayanamadığında Ne Olur? Benlik ve Gerçeklik Arasında Bazen insan bulunduğu ortamın içinde olmasına rağmen oraya tam olarak ait değilmiş gibi hissedebilir. Kendi bedenine dışarıdan bakıyormuş, çevresindeki insanlar ve nesneler bir rüyanın içindeymiş ya da yaşananlar kendisinin başına gelmiyormuş gibi gelebilir.

Bazı anlarda ise kişi yaşadığı bir olayı hatırlamakta zorlanabilir, zamanın nasıl geçtiğini fark etmeyebilir veya duygularına ulaşmakta güçlük çekebilir. Bu deneyimler birbirinden farklı görünse de ortak bir noktada buluşabilir: dissosiyasyon. Dissosiyasyon, kişinin bilinç, bellek, kimlik, beden ve çevre algısı gibi normalde birbiriyle bütünlük içinde çalışan süreçlerinde geçici ya da kalıcı kopukluklar yaşaması olarak ele alınır.

Belirli koşullarda herkesin yaşayabileceği hafif dissosiyatif deneyimler bulunurken, belirtilerin yoğunlaşması ve kişinin günlük yaşamını etkilemesi klinik açıdan değerlendirilmesi gereken bir duruma dönüşebilir (Tekin & Tekin, 2014; Derin & Öztürk, 2018). Peki bu yazıda hangi konuları ele alacağız? Öncelikle dissosiyasyonun ne olduğunu ve günlük yaşamda nasıl ortaya çıkabildiğini inceleyeceğiz.

Ardından kişinin neden kendisine veya çevresine yabancılaşabildiğine, beynin gerçeklik ve benlik hissini nasıl oluşturduğuna bakacağız. Dissosiyasyona hangi durumlarda daha sık rastlandığını ve travmatik yaşantılarla arasındaki ilişkiyi ele aldıktan sonra, böyle bir deneyim yaşandığında kişinin kendisini bulunduğu ana yeniden yönlendirmesine yardımcı olabilecek yöntemlerden söz edeceğiz. Dissosiyasyon nedir?

Dissosiyasyon kelimesi, en basit anlamıyla birbirine bağlı olan süreçlerin ayrışmasını ifade eder. Normalde çevremizden gelen duyusal bilgileri, bedenimizden aldığımız sinyalleri, düşüncelerimizi, duygularımızı ve geçmiş deneyimlerimizi bir bütün halinde işleriz. Ancak dissosiyatif bir deneyimde bu bütünlük geçici olarak değişebilir.

Bu durum her zaman belirgin bir hafıza kaybı şeklinde ortaya çıkmaz. Kişi bazen yalnızca çevresine karşı mesafeli hissedebilir, bazen kendi bedenine yabancılaşabilir, bazen de yaşadığı olayın duygusal tarafına ulaşamadığını fark edebilir. Depersonalizasyon, kişinin kendisine, bedenine veya zihinsel süreçlerine yabancılaşması; derealizasyon ise çevrenin gerçek dışı, uzak, sisli veya rüya benzeri algılanmasıyla tanımlanan deneyimlerdir.

Bu belirtiler özellikle kaygı bozukluklarında da görülebilir (Tekin & Tekin, 2014). Burada önemli bir ayrım vardır: Dissosiyasyon yaşayan bir kişi çevresini gerçek dışı hissedebilir ancak bunun bir his olduğunun çoğu zaman farkındadır. Yani “Dünya gerçekten değişti” düşüncesinden ziyade, “Dünya değişmiş gibi geliyor” deneyimi söz konusudur.

Bu nedenle derealizasyonu psikozla eşitlemek doğru değildir. Dissosiyasyonun hafif biçimleri günlük yaşamda da ortaya çıkabilir. Örneğin uzun bir yolculuk sırasında yolu nasıl geçtiğimizi fark etmemek, kitap okurken çevremizden kopmak veya yoğun bir düşünceye dalmak bu geniş yelpazenin daha hafif örnekleri arasında değerlendirilebilir.

Klinik açıdan önemli olan ise deneyimin sıklığı, yoğunluğu, süresi ve kişinin yaşamını ne ölçüde etkilediğidir. Kendimize ve çevremize yabancılaştığımızda ne olur? “Bir an kendimi dışarıdan izliyormuş gibi hissettim.” “Her şey yerli yerinde ama sanki gerçek değil.” “Bedenim bana ait değilmiş gibi.” Bu cümleler depersonalizasyon ve derealizasyon deneyimlerini anlatmak için kullanılabilir.

Kişi kendi sesini, yüzünü veya bedenini tanıyor olsa bile bunlarla arasında alışık olmadığı bir mesafe hissedebilir. Benzer şekilde çevredeki bir oda, tanıdık bir sokak veya yakınındaki insanlar fiziksel olarak aynı kalırken kişinin onlarla kurduğu gerçeklik hissi değişebilir. Bu deneyimlerin önemli özelliklerinden biri, algının tamamen ortadan kalkmasından çok algıya eşlik eden tanıdıklık ve gerçeklik hissinin değişmesidir.

Beyin çevreden gelen bilgiyi almaya devam eder; ancak bu bilgi kişinin alışık olduğu “ben buradayım ve bu gerçek” hissiyle aynı şekilde bütünleşmeyebilir. Bu nedenle dissosiyasyon yalnızca bir “düşünce problemi” olarak ele alınamaz. Bedenin algılanması, duyguların işlenmesi, dikkat ve belleğin birlikte çalışmasıyla yakından ilişkilidir.

Nöropsikoloji Notu Bir deneyimin bize “gerçek” gelmesi yalnızca gözlerimizden veya kulaklarımızdan gelen bilgilerin sonucu değildir. Beyin, duyusal bilgileri geçmiş deneyimler, beklentiler ve bedenimizden gelen sinyallerle birlikte değerlendirerek sürekli bir gerçeklik modeli oluşturur. Bu nedenle gerçeklik hissi, beynin farklı sistemlerinin birlikte çalışmasıyla ortaya çıkan dinamik bir deneyim olarak düşünülebilir.

Beyin gerçeklik hissini nasıl oluşturur? Gerçeklik hissi tek bir beyin bölgesinin ürettiği bir özellik değildir. Bunun yerine farklı beyin bölgeleri ve ağları arasında gerçekleşen iletişimle oluşur.

İnsula, bedenin içinden gelen sinyallerin fark edilmesinde önemli rol oynar. Kalp atışı, nefes, mide hareketleri ve bedensel gerilim gibi duyumların işlenmesine katkıda bulunur. Bu nedenle kişinin bedeniyle kurduğu bağlantı yalnızca dışarıdan gördüğü bedene değil, içeriden hissettiği bedene de dayanır.

Amigdala, özellikle tehdit ve duygusal açıdan önemli uyaranların işlenmesinde rol oynar. Hipokampus ise yaşantıların bağlamlandırılması ve bellek süreçleri açısından önemlidir. Prefrontal korteks de dikkat, bilişsel kontrol ve duyguların düzenlenmesi gibi süreçlere katkıda bulunur.

Bu sistemlerin birbirinden bağımsız çalışmadığını düşünmek gerekir. Yoğun stres altında dikkatimizin çevreye yönelme biçimi, bedenimizi algılamamız ve yaşadığımız olaya verdiğimiz duygusal tepki değişebilir. Dolayısıyla dissosiyatif deneyimler, tek bir “dissosiyasyon bölgesi” bulunmasından çok, farklı bilişsel ve duygusal sistemlerin çalışma biçimindeki değişikliklerle ilişkilidir.

Bu noktada dissosiyasyonu “beynin kendini kapatması” şeklinde açıklamak kolay olsa da bu ifade bilimsel açıdan fazla basitleştiricidir. Beyin tamamen kapanmaz. Aksine, hangi bilgiyi ne kadar işleyeceği ve hangi deneyimin bilince ne şekilde ulaşacağı değişebilir.

Zihin neden kendisini gerçeklikten uzaklaştırır? Dissosiyasyonun ortaya çıkışında stres önemli bir faktör olabilir. Özellikle kişinin yoğun bir tehdit veya baş etmesi zor bir yaşantıyla karşı karşıya kaldığı durumlarda dissosiyatif belirtiler ortaya çıkabilir.

Bu nedenle dissosiyasyon, travma literatüründe uzun süredir üzerinde durulan bir kavramdır (Derin & Öztürk, 2018). Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır: Her dissosiyatif deneyimin nedeni travma değildir. Yoğun kaygı, panik, stres, uyku yoksunluğu veya kişinin duygusal olarak aşırı yüklenmiş hissettiği dönemlerde de depersonalizasyon ve derealizasyon benzeri deneyimler ortaya çıkabilir.

Özellikle kaygı bozukluklarında dissosiyatif belirtilerin görülebildiği ve bu belirtilerin klinik seyirle ilişkili olabileceği bildirilmiştir (Tekin & Tekin, 2014). Bu nedenle dissosiyasyonu tek başına “travmanın sonucu” olarak görmek doğru değildir. Daha doğru yaklaşım, stres ve travmanın dissosiyatif belirtiler için önemli risk faktörleri arasında bulunabileceğini, ancak tek başına açıklayıcı olmadığını kabul etmektir.

Kimler dissosiyasyona daha yatkındır? Dissosiyasyon belirli bir kişilik tipine ait değildir. Bununla birlikte bazı koşullar kişinin dissosiyatif belirtiler yaşama olasılığını artırabilir.

Özellikle erken yaşta başlayan, tekrarlayan veya yoğun travmatik yaşantılar ile dissosiyatif belirtiler arasında ilişki bildiren çalışmalar bulunmaktadır. Türkiye’de yürütülen araştırmalarda da çocukluk çağı travmaları ile dissosiyatif belirtiler arasında ilişkiler bulunmuştur (Yıldız et al., 2021; Yöyen & Akyüz Çaylak, 2023). Bununla birlikte bu bulgular “çocukluk travması yaşayan herkes dissosiyasyon yaşar” anlamına gelmez.

Aynı şekilde dissosiyatif bir deneyim yaşayan her kişinin geçmişinde travmatik bir yaşantı olduğu da söylenemez. Duyguları düzenlemekte zorlanma, yoğun kaygı, uzun süreli stres ve bazı psikiyatrik durumlar da dissosiyatif belirtilerle ilişkili olabilir. Örneğin 451 yetişkinin katıldığı bir araştırmada çocukluk çağı travmaları ve dissosiyatif yaşantılar sosyal kaygı ile ilişkili bulunurken, duygu düzenleme süreçlerinin de bu ilişkide rol oynadığı görülmüştür (Yöyen & Akyüz Çaylak, 2023).

Bu nedenle “Kimler dissosiyasyona yatkındır?” sorusunun tek bir cevabı yoktur. Genetik, gelişimsel, psikolojik ve çevresel faktörlerin bir araya gelmesiyle kişinin stres karşısındaki tepkileri şekillenebilir. Travma ile dissosiyasyon arasındaki ilişki nedir?

Travma ile dissosiyasyon arasındaki ilişki, dissosiyasyon konusunun en fazla araştırılan alanlarından biridir. Özellikle çocukluk döneminde yaşanan tekrarlayan travmaların dissosiyatif belirtilerle ilişkili olabileceğini gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Yıldız ve arkadaşlarının (2021) adli psikiyatri servisinde yürüttüğü çalışmada, dissosiyatif belirtilerin bazı çocukluk çağı travması göstergeleriyle ilişkili olduğu bulunmuştur.

Ancak çalışmanın örnekleminin adli psikiyatri hastalarından oluştuğu unutulmamalıdır; bu nedenle sonuçları toplumun tamamına doğrudan genellemek doğru değildir. Travmatik yaşantılar sırasında kişinin yaşadığı olaydan uzaklaşmış gibi hissetmesi, çevresini gerçek dışı algılaması veya duygusal olarak uyuşması, travmanın işlenme biçimiyle ilişkili olabilir. Fakat dissosiyasyonun travmaya karşı herkes için aynı şekilde ortaya çıkan otomatik bir mekanizma olduğunu söylemek mümkün değildir.

Burada belki de en önemli nokta şudur: Dissosiyasyonun varlığı kadar kişinin bu deneyimi nasıl yaşadığı ve yaşamını ne ölçüde etkilediği de önemlidir. Dissosiyasyon yaşandığında ne yapılabilir? Dissosiyatif bir deneyim sırasında kişinin ilk ihtiyacı, kendisini yeniden içinde bulunduğu zamana ve mekâna yönlendirmek olabilir.

Bu amaçla grounding (topraklama) olarak adlandırılan bazı yöntemlerden yararlanılabilir. Örneğin kişi bulunduğu ortamı bilinçli olarak tarif edebilir: “Şu anda odamdayım. Saat yaklaşık şu.

Bugün …”. Çevresindeki nesnelerin renklerini, şekillerini veya dokularını tek tek fark etmek dikkati dış dünyaya yeniden yönlendirmeye yardımcı olabilir. Bedenle bağlantıyı artırmak da kullanılabilecek yöntemlerden biridir.

Ayakların yere temasını hissetmek, oturulan sandalyenin bedeni desteklediğini fark etmek veya nefesin ritmine dikkat etmek kişinin mevcut ana yeniden yönelmesine yardımcı olabilir. Burada amaç dissosiyasyonu zorla ortadan kaldırmak değildir. Kişinin “Şu anda buradayım ve güvendeyim” bilgisini yeniden hatırlamasına yardımcı olmaktır.

Eğer kişi yoğun bir derealizasyon veya depersonalizasyon yaşıyorsa, o sırada araç kullanmak veya yüksek düzeyde dikkat gerektiren bir işi sürdürmek yerine güvenli bir yerde durmak daha uygun olabilir. Bu yöntemler herkes için aynı sonucu vermeyebilir. Özellikle travma öyküsü bulunan kişilerde bazı bedensel farkındalık çalışmalarının rahatsızlık yaratabileceği unutulmamalıdır.

Bu nedenle kişi kendisini daha kötü hissediyorsa yöntemi zorlamamak ve profesyonel destek almak önemlidir. Ne zaman destek almak gerekir? Dissosiyatif deneyimlerin zaman zaman yaşanması tek başına bir ruhsal bozukluk olduğu anlamına gelmez.

Ancak deneyimler sıklaşıyor, uzun sürüyor, günlük yaşamı etkiliyor veya kişide belirgin bir korku ve işlev kaybı yaratıyorsa değerlendirilmesi gerekir. Özellikle belirgin hafıza boşlukları, tekrarlayan depersonalizasyon veya derealizasyon, yoğun travma belirtileri ya da kişinin kendisini güvende tutmakta zorlandığı durumlarda bir ruh sağlığı uzmanından destek alınması önemlidir. Dissosiyasyon, kişinin “gerçeklikten koptuğu” ya da “zayıf olduğu” anlamına gelmez.

Aynı zamanda kişinin yaşadığı deneyimi kendi başına teşhis etmeye çalışması da doğru değildir. Benzer hisler farklı psikolojik ve nörolojik durumlarda ortaya çıkabilir. Bu nedenle belirtilerin altında ne olduğunu anlamanın en sağlıklı yolu kapsamlı bir profesyonel değerlendirmedir.

Belki de dissosiyasyonu anlamanın en doğru yolu, zihni kendisine karşı çalışan bir sistem olarak görmek yerine, çok zorlayıcı koşullarda deneyimi farklı biçimlerde işlemeye çalışan karmaşık bir sistem olarak düşünmektir. Bazen kişi kendisine, bedenine veya dünyaya yabancılaştığını hissedebilir. Fakat bu deneyim, benliğin gerçekten ortadan kaybolduğu anlamına gelmez.

Bazen değişen şey benliğimiz değil, benliğimizle dünya arasındaki bağlantıyı nasıl hissettiğimizdir.

Kaynakça

  • Derin, G., & Öztürk, E. (2018). Dissosiyatif bozukluklar ve sınırda (borderline) kişilik bozukluğunda ruhsal travma. Bartın Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, 3(3), 29–42.
  • Tekin, M., & Tekin, A. (2014). Anksiyete bozukluklarında dissosiyatif belirtiler. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 6(4), 330–339. https://doi.org/10.5455/cap.20140210075959
  • Yıldız, S., Kazğan, A., Kurt, O., & Sırlıer Emir, B. (2021). Adli psikiyatri servisinde tedavi gören hastalarda çocukluk çağı travması ve dissosiyatif belirtiler. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 13(Ek 1), 216–226. https://doi.org/10.18863/pgy.963565
  • Yöyen, E., & Akyüz Çaylak, İ. (2023). Sosyal kaygının yordayıcısı olarak çocukluk çağı travmaları, duygu düzenleme süreçleri ve dissosiyasyonun incelenmesi. Kıbrıs Türk Psikiyatri ve Psikoloji Dergisi, 5(4), 303–312. https://doi.org/10.35365/ctjpp.23.4.02
Ayşe Nur Albayrak
Ayşe Nur Albayrak
Ayşe Nur Albayrak, psikoloji lisans eğitimine devam ederken çeşitli hastanelerde staj yaparak edindiği deneyimlerle teorik bilgisini sahaya taşımıştır. Nöropsikoloji ve sosyal psikoloji alanlarına ilgi duyarak insan zihnini hem biyolojik hem de toplumsal yönleriyle anlamayı amaçlamaktadır. Yazılarında, psikolojiyi herkesin kendi yaşamında hissedebileceği bir dille aktarmayı; görünenden çok hissedilene odaklanarak insan zihninin derinliklerine dair farkındalık yaratmayı hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar