Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanında geçen “Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım, kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.” cümlesi, insanın yaşamı kaçırma biçimlerinden birini çarpıcı şekilde ifade eder. Çünkü bazen insanı hareketsiz bırakan şey başarısızlığın kendisi değil, başarısız olursa kendisi hakkında ne düşüneceğidir. “Ya yeterince iyi olmazsa?”, “Ya yanlış karar verirsem?”, “Ya insanlar beni eleştirirse?”, “Ya sonradan pişman olursam?” gibi düşünceler, kişinin yaşam içerisindeki seçimlerini giderek daraltabilir. Bir işe başlamamak, bir ilişkiye adım atmamak, yeni bir şey denememek ya da sürekli “doğru zamanı” beklemek kısa vadede kaygıyı azaltabilir. Ancak uzun vadede kişi, yaşamın kendisinden çok yaşamla ilgili korkularının belirlediği bir düzenin içerisinde kalabilir. Psikolojik açıdan burada önemli mekanizmalardan biri kaçınmadır. Kişi kaygı yaratan bir durumdan uzaklaştığında kısa süreli bir rahatlama yaşar ve zihni bu rahatlamayı “kaçınmak beni koruyor” şeklinde öğrenebilir. Böylece kişi korkusunu aşmak yerine korkusunun belirlediği sınırlar içerisinde yaşamaya başlar. Örneğin reddedilmekten korktuğu için ilişki kurmayan, başarısız olmaktan çekindiği için yeni bir işe başlamayan ya da eleştirilmekten korktuğu için kendisini ortaya koymayan kişi, aslında olumsuz bir deneyimden korunurken olumlu deneyimlerin ihtimalini de ortadan kaldırabilir.
Bu döngünün önemli parçalarından biri de mükemmeliyetçiliktir. Mükemmeliyetçilik yalnızca yüksek standartlara sahip olmak değildir; kişinin kendi değerini performansıyla ilişkilendirmesi ve kusurlu bir sonucun kendisi hakkında olumsuz bir anlam taşımasıdır. “Yeterince iyi yapamazsam başarısızım.” düşüncesi, kişiyi üretmekten çok üretimin sonucunu kontrol etmeye yöneltebilir. Oysa hiçbir davranışın sonucu tamamen kontrol edilemez. Bir resmin güzel bulunup bulunmayacağını, bir başvurunun kabul edilip edilmeyeceğini, bir ilişkinin nasıl ilerleyeceğini ya da verilen bir kararın yıllar sonra nasıl değerlendirileceğini önceden kesin olarak bilmek mümkün değildir. Bu nedenle kusursuzluğu garanti etmeye çalışmak çoğu zaman kişiyi eyleme geçirmek yerine beklemeye iter. Hata yapan bir insanın “Bu deneyim istediğim gibi sonuçlanmadı.” demesi ile “Ben başarısızım.” demesi arasında psikolojik olarak önemli bir fark vardır. İlkinde davranış değerlendirilirken ikincisinde kişinin bütün benliği yargılanır. Böyle bir değerlendirme biçimi, hata yapmayı yalnızca bir öğrenme deneyimi olmaktan çıkarıp kişinin özdeğerine yönelik bir tehdit haline getirebilir. Belirsizliğe tahammülsüzlük de bu süreci güçlendirir. İnsan bazen bir karar vermeden önce tamamen emin olmak ister; ancak yaşam yüzde yüz kesinlik sunan bir alan değildir. Bir ilişkinin nasıl sonuçlanacağını, yeni bir işin kişiyi nereye götüreceğini veya verilen bir kararın yıllar sonra nasıl değerlendirileceğini önceden bilmek mümkün değildir. Sürekli emin olmayı beklemek ise bazen hayatı yaşamaktan çok hayatı kontrol etmeye çalışmaya dönüşür.
Psikoterapi açısından bu nedenle yalnızca “Neden korkuyorsun?” sorusuna değil, “Korktuğun için hayatında neleri yapmıyorsun?” sorusuna da bakmak önemlidir. Çünkü kişinin kaçındığı alanlar çoğu zaman ihtiyaçları, değerleri ve yaşamdan beklentileri hakkında önemli bilgiler taşır. Buradaki amaç korkuyu tamamen ortadan kaldırmak değildir; korku varken de kişinin kendi değerleri doğrultusunda hareket edebilme kapasitesini geliştirmektir. Psikolojik sağlamlık, belirsizliğin ve hata ihtimalinin hiç olmadığı bir yaşam kurmak değil, bunlarla karşılaşıldığında yaşamdan geri çekilmemektir. Bazen kötü bir resim asılabilir, yanlış bir karar verilebilir, bir ilişki beklenildiği gibi ilerlemeyebilir veya bir girişim başarısız olabilir. Ancak bunların hiçbiri kişinin bütün değerini belirlemez. İnsan yalnızca doğru seçimlerle değil, deneyimleri ve hataları üzerinden de kendisini tanır. Belki de kendimize sormamız gereken soru “Ya kötü giderse?” değil, “Kötü gitme ihtimali yüzünden hayatımda neleri hiç yaşamıyorum?” sorusudur. Çünkü kusursuz bir hayat mümkün değildir; fakat sürekli kusursuz olmasını beklediğimiz bir hayat, daha başlamadan ertelenebilir. Bir resmin duvara asılmaya değer olması için kusursuz olması gerekmediği gibi, bir hayatın yaşanmaya değer olması için de her şeyin istediğimiz gibi gitmesi gerekmez. Bazen yaşamın içinde kalmak, iyi bir hayatın garantisini bulmak değil; garanti olmadan da yaşamaya cesaret edebilmektir.
