Kaygı her zaman gerçekten kötü ve ortadan kaldırılması gereken bir duygu mudur? Bu soruya bir de varoluşçu psikolojinin gözünden bakalım. Özellikle Rollo May’in düşüncelerinden hareketle kaygının yalnızca bir sorun ya da belirti değil, insan olmanın doğal bir parçası olduğunu söyleyebiliriz.
Ancak önce kaygı ile korku arasındaki ayrımı yapmak gerekir. Korku, anlık ve gerçek bir tehlikeye karşı verilen tepkidir. Kaygı ise çoğu zaman henüz gerçekleşmemiş, belirsiz ya da kontrol edilemeyen bir olasılıkla ilişkilidir.
Korkunun kaynağı genellikle somut ve belirliyken kaygının kaynağı daha belirsizdir. Örneğin karşımıza çıkan bir köpekten korkabiliriz; ancak gelecekte işimizi kaybedip kaybetmeyeceğimizi düşünürken yaşadığımız duygu çoğunlukla kaygıdır. Varoluşçu psikoloji, kaygıyı yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir rahatsızlık olarak ele almaz.
Bu yaklaşıma göre, kaygı normal kaygı ve nevrotik kaygı olmak üzere ikiye ayrılır. Nevrotik kaygı nesnel tehditle orantısızdır; kişinin içsel çatışmaları ve savunma mekanizmalarıyla ilişkilidir ve zamanla çeşitli semptomlara dönüşebilir. Normal kaygı ise yaşamın doğal bir parçasıdır.
Yani hayatın içinde hepimiz belirsizliklerle ve tehditlerle karşılaşırız: İşimizi kaybedebiliriz, boşanabiliriz, sevdiğimiz birini yitirebiliriz veya ekonomik sorunlarla karşılaşabiliriz. Örneğin ailesinin geçiminden sorumlu bir kişinin işini kaybetmesi karşısında kaygı yaşaması, içinde bulunduğu gerçek tehditle ilişkili olduğu için anlaşılabilir bir tepkidir. May’in yaklaşımında da normal kaygı, karşı karşıya olduğumuz tehditle orantılıdır; kişinin gerçeklikle bağını koparmasını gerektirmez ve kaçınmak için yoğun savunmalara başvurmasına yol açmaz.
Bu nedenle normal kaygı, nevrotik kaygı kadar yoğun ve işlev bozucu olmayabilir. Tam da bu nedenle günlük yaşamda kolayca göz ardı edilebilir. Oysa Rollo May’in yaklaşımında asıl dikkat çekici nokta burada ortaya çıkar: Normal kaygı, göz ardı edilmemelidir ve ortadan kaldırılması gereken bir belirti değildir.
İnsan kendi sınırlılıklarıyla, belirsizlikle, özgürlüğüyle ve seçimlerinin sorumluluğuyla karşılaştığında kaygı yaşayabilir. Bu anlamda kaygı, May’in ifadesiyle hayatın anlamını keşfetme yolunda önümüzde açılan bir kapıdır. Peki kaygı nasıl oluyor da yaşamın anlamını keşfetmeye açılan bir kapı olarak nitelendiriliyor?
Burada Rollo May’in yaratıcılık ve kaygı arasında kurduğu ilişki önemli bir yer tutuyor. Çünkü May’e göre yeni bir şey yaratmak, yalnızca daha önce var olmayan bir şeyi ortaya koymak değil, aynı zamanda kişinin daha önce sahip olduğu düşünceleri ve dünyayı algılama biçimini de değiştirmesi anlamına geliyor. Bu değişimi Rollo May, Yaratma Cesareti kitabında kendi yaptığı bir araştırmadan yola çıkarak yaratıcılık ve kaygı arasındaki süreci şöyle tarif eder: “Kişinin içinde, bir yandan bilinçli olarak düşündükleri ile diğer yandan doğmaya çabalayan bir perspektif, bir kavrayış arasında dinamik bir mücadele kopar gider.
Ardından kaygı, suç, coşku ve yeni bir fikrin ya da görüşün gerçekleştirilmesini her zaman izleyen memnuniyet eşliğinde kavrayış doğar. Kavrayışın bir şeyleri yıkıp devireceği gerçeği, bu hamlede duyulan suçun nedenidir. Kavrayışım diğer varsayımımı yıktı, bu kavrayışımın birçok profesörümün inandığını da yıkabilecek olduğu gerçeği beni endişelendirdi.
Ne zaman bilimde önemli bir fikrin ya da sanatta önemli bir biçimin öne çıkması söz konusu olsa, bu yeni fikir bir yığın insanın entelektüel, tinsel dünyalarının sürmesini sağlayan özü yıkar, dağıtır. Has yaratıcı üründeki suçun kaynağı budur. Picasso’nun altını çizdiği gibi, ‘Her yaratma edimi, ilk önce bir yıkma edimidir.’ Bu hamle, kendisinde kaygı unsurunu da taşır.
Çünkü daha önceki varsayımımı yıkmakla kalmadı, kendi dünyamla ilişkimi de sarstı. Böyle bir zamanda kendimi, var olduğunu henüz bilmediğim bir dayanağı arar durumda bulurum. İleri çıkarak her yanı kaplayan kaygı duygusunun kaynağı budur; bu sarsıntının belli bir dereceye kadar olmadığı bir durumda, gerçekten yeni bir fikrin oluşmasına olanak yoktur.
Ama, yukarıda söylediğim gibi, suç ve kaygının ötesinde bu hamleyle gelen esas duygu memnuniyettir.” Aslında bize öğretilen bilgileri, toplumsal normları ya da toplumun ve insanların bizden beklentilerini bir noktada sorgulamak, ilk etapta var olan düzeni yıkma edimini doğurur. Yaratıcılığın ilk adımı da belki burada başlar. Kişinin var olan düzeni sorgulayıp yerine, kendisine ait bir şey koymasıdır ve bu iki süreç arasında bir belirsizlik vardır.
İşte bu belirsizlik kaygıyı doğurabilir. Rollo May’in kaygının hayatın anlamını keşfetmeye açılan bir kapı olduğu düşüncesinden benim anladığım da biraz bu. Çünkü doğduğumuz andan itibaren belirli bir kültürün, toplumsal yapının, bizden beklenen davranışların ve içinde bulunduğumuz sistemin bir parçası oluyoruz.
Parçası olduğumuz sistemi sorgulamadan kabul etmek, belki de yaratıcı edimimizi köreltebilir. Aslında sorgulamak, bir anlamda var olanı yıkmak ve yerine yeni bir şey koyma durumunu yaratmaktadır. Fakat eski olanı sorgulayıp yeninin ne olduğunu henüz bilmediğimiz anda bir belirsizlik ortaya çıkar.
Bu belirsizliğe de kaygı eşlik eder. Bu nedenle May’in kaygıyı hayatın anlamını keşfetmeye açılan bir kapı olarak görmesini, kaygının bizi alıştığımız zemini sorgulamaya ve yeniden yaratmaya itebilmesi üzerinden okuyorum. Belki de kaygı burada bize, hayatımızda bir şeylerin artık eskisi gibi devam edemeyeceğini gösterir.
Kişi alıştığı düşünceleri, kendisine biçilen rolleri ve “böyle yaşanır” denilen hayatı sorgulamaya başladığında, daha önce sahip olduğu kesinlikleri kaybedebilir. Fakat tam da bu kaybın içinde kendi hayatını yeniden yaratma ihtimali ortaya çıkar. Bu bağlamda Rollo May’in özgürlüğü “kaygının anası” olarak tanımlaması da tesadüf değildir.
May bunu şöyle ifade eder: “Özgürlüğünüz olmasaydı, kaygınız da olmazdı. Bu yüzden filmlerdeki kölelerin yüzlerinde hiçbir ifade yok; özgürlükleri yok. Ama özgürlüğü olan bizler, tetikteyiz, canlıyız.
Yaptıklarımızın önemli olduğunun ve bunu yapmak için sadece yetmiş, seksen veya doksan yılımız olduğunun farkındayız, öyleyse neden ondan kaçmak yerine yapıp ondan zevk almayalım? Sanırım bu, kaygının anlamının küçük bir özeti.” Buradan hareketle kaygıyı özgürlüğün karşıtı olarak değil, özgürlüğün beraberinde getirdiği bir duygu olarak düşünmek mümkün. Çünkü özgür olduğumuzda seçim yapabiliriz; seçim yapabildiğimizde ise hayatımızın nasıl olacağı konusunda sorumluluk almak zorunda kalırız.
Bu da beraberinde belirsizliği ve dolayısıyla kaygıyı getirir. Yani varlığımızı yaratma sürecine kaygı eşlik edebilir ve bu kaygıyla karşılaşmak, aynı zamanda kendi özgürlüğümüzle karşılaşmak anlamına gelebilir. Burada Sokrates’e atfedilen “Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez.” sözü de bu düşünceyi tamamlıyor.
Eğer yaşamımızı daha otantik bir biçimde yaşamak istiyorsak bize hazır olarak sunulan kabulleri ve yaşam biçimlerini sorgulamamız gerekiyor. Belki de bunun ilk adımı, var olanı yıkma cesaretini göstermek ve ardından gelen belirsizlik ve kaygıyla da bir süre yol arkadaşlığı etmektir. Belki de otantik bir hayat, kaygının hiç olmadığı bir hayat değil; kendi hayatımızı yaratırken ortaya çıkan kaygıyla birlikte yürümeye devam edebildiğimiz hayattır.
Çünkü kaygı bazen bize hayatımızda bir şeylerin sorgulanmaya başladığını, alıştığımız kesinliklerin artık yeterli gelmediğini ve özgürlüğümüzle birlikte seçimlerimizin sorumluluğuyla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilir.
Kaynakça
- https://www.intuition.org/txt/may.htm?utm_source https://socialsci.libretexts.org/Bookshelves/Psychology/Culture_and_Community/Personality_Theory_in_a_Cultural_Context_%28Kelland%29/09%3A_Viktor_Frankl_Rollo_May_and_Existential_Psychology/9.04%3A_Rollo_May_and_Existential_Psychology?utm_source
- May, R. (2023). Yaratma cesareti (A. Oysal, Çev.). Metis Yayınları. (Özgün eser 1975’te yayımlanmıştır.)


