Din adına kurulan baskı, insanın içinde ne bırakır?
Bir kadın ne zaman kendi sesini kaybeder? Sürekli “iyi kadın” olmaya çalışırken kendi isteklerinden vazgeçtiğinde mi, yoksa başkalarının korkularını Allah’ın emri sanmaya başladığında mı? Belki de asıl mesele kadın olmak değil; insanın kendi vicdanı ile başkalarının koyduğu sınırlar arasında sıkışıp kalmasıdır.
Dini konuşurken çoğu zaman kuralları konuşuyoruz. Fakat kuralların insan ruhunda bıraktığı izleri yeterince konuşmuyoruz.
Bir çocuğa sürekli “yanlış yapıyorsun” denildiğinde ne olur?
Bir kadına sürekli “dikkat et, ayıp olur, günaha girersin” denildiğinde ne olur?
Bir erkeğe yıllarca “güçlü ol, ağlama, sen erkeksin” denildiğinde ne olur?
İnsan bazen kendisini korumak için öğrendiği kuralların içinde, fark etmeden kendisini kaybedebilir.
Çünkü belki de asıl sorumuz şu olmalı:
“İnsan inancını yaşarken kendisi olarak kalabiliyor mu?”
Kadının Ruhunda Kalanlar
Bazı kadınlar hayatlarının bir döneminde kendilerine şu soruyu sorar:
“Ben gerçekten ne istiyorum?”
Ardından daha zor bir soru gelir:
“Peki, bunu istemeye hakkım var mı?”
Psikolojik yıkım bazen tam burada başlar.
İnsan sürekli nasıl davranması gerektiğini, nasıl giyinmesi gerektiğini, nerede bulunabileceğini, kimlerle konuşabileceğini başkalarından duyduğunda, bir süre sonra dışarıdaki sesler içeride konuşmaya başlar.
Kimse söylemese bile kendisini sorgular:
“Acaba günah mı?”
“Acaba ayıp mı?”
“İyi bir kadın bunu yapar mı?”
“Allah benden bunu istiyor olabilir mi?”
Bir süre sonra kadın kendi hayatını yaşamaktan çok, başkalarının kendisi hakkında ne düşüneceğini düşünmeye başlar.
Ve bu, ruhu yoran bir döngüdür.
Baskının en ağır hâli görünmeyenidir.
Bir kadına sürekli “bunu yapma”, “şöyle giyinme”, “böyle konuşma”, “fazla gülme”, “fazla özgür olma” denildiğinde bir süre sonra dışarıdan birinin onu kontrol etmesine gerek kalmaz.
Kadın kendisini kontrol etmeye başlar.
İşte baskının en ağır hâli budur.
Baskı dışarıdan çıkıp insanın içine yerleşmiştir.
Kendi kararından şüphe eder.
Kendi bedeninden utanabilir.
Kendi isteklerinden suçluluk duyabilir.
Hatta zamanla ne istediğini bile unutabilir.
Oysa psikolojik olarak sağlıklı bir insanın temel ihtiyaçlarından biri, kendi hayatı üzerinde söz sahibi olduğunu hissetmesidir.
Kendi kararını verebilmek, sınır koyabilmek ve gerektiğinde “hayır” diyebilmek ruhsal sağlığın önemli parçalarındandır.
Peki sorun gerçekten din mi?
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor:
Dini sorgulamak başka, din adına yapılan baskıyı sorgulamak başka.
Kültür, gelenek ve din her zaman aynı şey değildir.
Ancak bazen toplumun yıllardır yaptığı bir uygulama zamanla “din böyle söylüyor” cümlesiyle anlatılabilir.
Bir babanın kızına uyguladığı baskı Allah’ın emri gibi sunulabilir.
Bir eşin kıskançlığı “kadını korumak” olarak gösterilebilir.
Bir kadının hayatına müdahale etmek “dindarlık” olarak kabul edilebilir.
İşte burada durup sormak gerekir:
Gerçekten din mi konuşuyor, yoksa insan kendi düşüncesini dinin arkasına mı saklıyor?
Bu soru, yalnızca kadınlar için değil, erkekler için de önemlidir.
İslâm yalnızca kadınlara gelmedi.
İslâm denildiğinde toplumda bazen ilk akla gelen şey kadınların ne yapması gerektiği oluyor.
Nasıl giyinecek?
Nereye gidecek?
Kiminle konuşacak?
Çalışacak mı?
Nasıl davranacak?
Oysa İslâm’ın ahlâk anlayışı yalnızca kadına yönelik değildir.
Erkeğin de sorumluluğu vardır.
Erkek de bakışından sorumludur.
Erkek de davranışından sorumludur.
Erkek de adaletten sorumludur.
Erkek de eşine nasıl davrandığından sorumludur.
Erkek de sahip olduğu gücü nasıl kullandığından sorumludur.
Kur’an’ın birçok yerinde kadın ve erkek birlikte muhatap alınır. İman, sabır, doğruluk ve ahlâk gibi değerler yalnızca bir cinsiyetin sorumluluğu değildir.
Bu nedenle İslâm’ın bütün yükünü kadının omuzlarına bırakmak, dinin insan merkezli ahlâk anlayışını daraltmak olur.
Belki de şu soruyu daha sık sormalıyız:
Neden kadının davranışlarını konuştuğumuz kadar erkeğin davranışlarını konuşmuyoruz?
Kadının örtüsü konuşulurken erkeğin bakışı neden unutuluyor?
Bir kadının kıyafeti üzerinden saatlerce konuşup erkeğin davranışını hiç konuşmuyorsak, ortada eksik bir ahlâk anlayışı vardır.
Bir kadına “kendini koru” derken erkeğe “sen de sınırını bil” demiyorsak, sorumluluğu tek tarafa yüklemiş oluruz.
Oysa ahlâk tek taraflı değildir.
Ahlâk, başkasını yönetmek değil; önce kendini yönetebilmektir.
“İyi kadın” olmak uğruna kendini kaybetmek.
Bazı kadınlara çocukluklarından itibaren “iyi kadın” olmanın ne olduğu anlatılır.
İyi kadın sabırlıdır.
İyi kadın fedakârdır.
İyi kadın susar.
İyi kadın ailesini düşünür.
İyi kadın evliliğini sürdürür.
İyi kadın herkesi memnun eder.
Peki bütün bunların arasında bir soru eksik kalmıyor mu?
“İyi kadın kendisini de düşünemez mi?”
Bir kadın yıllarca herkesi memnun etmeye çalışırken kendi ihtiyaçlarını sürekli ertelerse bir gün tükenebilir.
Çocukları için susar.
Eşi için susar.
Ailesi için susar.
Toplum için susar.
Sonra bir gün kendi içinde büyük bir sessizlik oluşur.
Dışarıdan bakıldığında her şey yolundadır.
Ama içeride kadın kendisine yabancılaşmıştır.
Psikolojik yıkım her zaman ağlamak şeklinde ortaya çıkmaz.
Bazen hiçbir şey istememek şeklinde görünür.
Bazen sürekli yorgunluk…
Bazen kendi kararlarına güvenememek…
Bazen de “Ben zaten böyleyim” diyerek kendi hayatından vazgeçmek…
Erkekler de bu sistemin içinde yaralanıyor.
Bu konuyu yalnızca kadınların yaşadığı bir problem olarak görmek de eksik olur.
Çünkü katı cinsiyet rolleri erkekleri de yaralar.
“Erkek ağlamaz.”
“Erkek güçlü olmak zorunda.”
“Erkek para kazanır.”
“Erkek evin reisidir.”
“Erkek duygularını göstermez.”
Bu cümlelerle büyüyen bir erkek de zamanla kendi duygularından uzaklaşabilir.
Kadına susması öğretilirken erkeğe duygularını göstermemesi öğretilir.
Kadına itaat etmesi söylenirken erkeğe güçlü olması söylenir.
Biri baskının, diğeri rolün içine sıkışır.
Sonuçta ikisi de kendileri olmaktan uzaklaşabilir.
Çünkü insanı yalnızca kadın veya erkek olarak görmek, insanın tamamını görmemektir.
Belki de yıllardır yanlış soruyu soruyoruz.
“Kadın ne yapmalı?” diye sormak yerine:
“İnsan nasıl daha adil, daha merhametli ve daha vicdanlı olabilir?” diye sormalıyız.
Bir kadın dindar olabilir ve aynı zamanda güçlü olabilir.
Anne olabilir ve kendi hayalleri olabilir.
Eş olabilir ve sınır koyabilir.
Soru sorabilir.
Eğitim alabilir.
Çalışabilir.
Kendi hayatıyla ilgili kararlar verebilir.
Çünkü inanç ile kişilik birbirinin düşmanı olmak zorunda değildir.
Asıl mesele, inancı insanı küçültmek için kullanmamaktır.
İyileşme nerede başlar?
Belki de iyileşme şu cümleyle başlar:
“Allah’ın benden istediğiyle insanların benden beklediğini birbirinden ayırmalıyım.”
Bu cümle dinden uzaklaşmak değildir.
Tam tersine, kişinin inancıyla kendi vicdanı arasında yeniden sağlıklı bir bağ kurmasıdır.
Çünkü bazen insanın hayatındaki en büyük baskı, dinin kendisinden değil, din adına konuşan insanların yorumlarından gelir.
Ve belki hepimizin kendimize sorması gereken soru şudur:
“Ben şu anda gerçekten Allah’ın emrini mi yerine getiriyorum, yoksa bir başkasının korkusunu mu taşıyorum?”
Bu sorunun cevabı kolay olmayabilir.
Ama özgürleşme bazen kolay bir cevapla değil, doğru soruyu sormakla başlar.
Çünkü İslâm yalnızca kadına konuşan bir din değildir.
Erkeğe de konuşur.
Çocuğa da konuşur.
Anneye de konuşur.
Babaya da konuşur.
Güçlüye de konuşur.
Güçsüze de konuşur.
Kısacası insana konuşur.
Ve belki de dinin gerçek amacı, insanın hayatını daraltmak değil; insanı daha adil, daha merhametli, daha vicdanlı ve daha insan hâline getirmektir.
Çünkü bir kadının ruhunu kırarak savunduğumuz hiçbir değer, gerçekten savunulmuş sayılmaz.
İnsan inciniyorsa, bir yerde durup yeniden düşünmek gerekir.
İnsanı anlamadan davranışını yargılamak kolaydır.
Zor olan, insanın ruhuna dokunabilmektir.
Ve belki gerçek dinî hassasiyet de tam burada başlar: İnsan incinmesin diye daha dikkatli konuşabilmekte.

