“Yaşanan bir olayın bugünü yönetmesine ne kadar izin veriyorsunuz?”
Belki de ruh sağlığını en çok etkileyen sorulardan biri budur. Çünkü bazen yaşanan olay çoktan geride kalmıştır. Saatler, günler, aylar, hatta yıllar geçmiş olabilir. Hayat değişmiş, insanlar değişmiş, koşullar farklılaşmış olabilir. Fakat zihin, sanki zaman hiç ilerlememiş gibi aynı ana geri dönebilir. Hiç beklenmedik bir anda; bir kelimeyle, bir bakışla, bir sesle ya da hiçbir belirgin tetikleyici yokken bile… Bir düşünce belirir, ardından bir duygu gelir ve kişi kendini yeniden geçmişte yaşadığı o anın içinde bulur.
Bazı olaylar yaşandığı gün biter. Bazıları ise yıllar sonra bile zihinde yaşamaya devam eder. Çünkü insan yaşadığı olayı değil, o olayın zihninde tekrar tekrar yaşatmasının yorgunluğunu taşır.
Tam da bu noktada zihinde benzer sorular yankılanmaya başlar: “İnsanlar bana neden böyle davrandı?” “Bunu gerçekten hak ettim mi?” “Neden hâlâ etkisindeyim?” Cevabı bulunamayan bu sorular, zamanla yalnızca düşünce olmaktan çıkar; bedenin yüküne, duyguların ağırlığına ve bugünün enerjisini tüketen görünmez bir döngüye dönüşebilir. İnsan, istemediği hâlde zihninin esiri olabilir.
Çünkü bazen yaşanan olay değil, olayın zihinde yaşamaya devam etmesi yorar. Birkaç dakika süren bir konuşma, saatlerce süren düşüncelere dönüşebilir. Geçmişte yaşanmış tek bir olay, bugünün sevincini ve enerjisini gölgeleyebilir. Belki de birçok kişi bunun farkındadır; “Yine aynı şeyi düşünüyorum.” der. Fakat çoğu zaman bu farkındalık bile o düşünce ve duyguların etkisinden çıkmaya yetmez.
Psikoloji bu döngüyü ruminasyon olarak adlandırır. Ruminasyon; yaşanan olumsuz olayları, söylenen sözleri ya da hissedilen duyguları zihinde tekrar tekrar işlemektir. Zihin, çözüme ulaştığını sanarak aynı yolu defalarca yürür. Oysa çoğu zaman yeni bir cevap üretmez; yalnızca aynı duyguyu yeniden canlandırır.
Belki de bunun nedeni, zihnin yarım kalanları tamamlamak istemesidir. Çözümlenemeyen yaşantılar, cevapsız kalan sorular ya da anlamlandırılamayan davranışlar, zihinde açık bırakılmış dosyalar gibi varlığını sürdürür. Fakat her açılışta yalnızca geçmişe değil, o geçmişin hissettirdiklerine de geri dönülür. Böylece olay geride kalmış olsa bile etkisi bugün dahi yaşamaya devam eder.
Bu süreç yalnızca zihni değil, yaşam enerjisini de tüketir. Çünkü her tekrar, bedene de yeniden alarm verir. Kalp hızlanabilir, kaslar gerilebilir, nefes daralabilir. Sanki olay yeniden yaşanıyormuş gibi beden de geçmişe eşlik eder. Günün sonunda kişi yalnızca eski bir olayı değil, onu zihninde defalarca yaşamış olmanın yorgunluğunu taşır.
Peki, bunu fark ediyor muyuz?
Çoğu zaman kişi, yaşadığı olayın etkisinde kaldığını düşünür. Oysa bazen yaşamı yöneten şey olayın kendisi değil, zihnin o olaya tekrar tekrar dönmesidir. Geçmiş değişmemiştir; ancak zihin, onu bugünde yaşamaya devam etmektedir.
Bilinçli bir farkındalık, yaşanan acıyı ortadan kaldırmaz. Ancak acının yaşam üzerindeki görünmez etkisini görünür hâle getirir. Düşüncenin farkına varıldığı anda, kişi artık onun içinde kaybolmak yerine ona dışarıdan bakabilmeye başlar.
“Şu anda zihnim yine aynı olaya döndü.”
Bu cümle küçük gibi görünse de büyük bir değişimin başlangıcı olabilir. Çünkü fark edilmeyen hiçbir döngü değişmez.
Peki, şimdi ne yapılabilir?
İlk adım, düşüncelerle savaşmak değil, onları fark etmektir. İkinci adım ise durabilmektir. Buradaki “dur”, düşünceleri zorla susturmak anlamına gelmez. Aksine, otomatikleşmiş zihinsel döngüye kısa bir ara verebilmektir. Bir nefes almak ve kasları gevşetmek… Bedenin gerçekten şu anda nerede olduğunu hatırlamak… Ardından kendine şu soruyu yöneltebilmek:
“Bu düşünce bana şu an gerçekten yardımcı oluyor mu, yoksa yalnızca aynı acıyı yeniden mi yaşatıyor?”
Bazen yalnızca bu soruyu sormak bile düşünceyle kişi arasına küçük ama güçlü bir mesafe koyabilir.
Üçüncü adım ise oluşan boşluğu bilinçli bir şekilde doldurmaktır. Çünkü beyin boşluk sevmez. Eski düşünceyi zihinden uzaklaştırmaya çalışıp yerine hiçbir şey koymamak, çoğu zaman zihnin yeniden aynı yola dönmesine neden olur. Bu nedenle amaç düşünceyi yok etmek değil; onun yerine yeni ve sağlıklı bir yol oluşturabilmektir.
Dikkati bugüne taşıyan bir uğraş, yürüyüş yapmak, yazmak, üretmek, bir hobi edinmek, bedeni harekete geçirmek, sevilen insanlarla vakit geçirmek ya da kişinin değerleriyle uyumlu küçük seçimler yapmak… Bunların her biri zihne yeni bir yön öğretir. Çünkü beyin tekrarlarla öğrenir; yeni alışkanlıklar da tekrar edildikçe güçlenir.
Psikolojik dayanıklılık, hiçbir olumsuz düşüncenin zihne uğramadığı bir yaşam sürmek değildir. Asıl dayanıklılık; kapıyı çalan her düşünceyi evin sahibi yapmak zorunda olmadığını fark edebilmektir. Bazı düşünceler yalnızca misafirdir. Gelirler, bir süre kalırlar ve gitmelerine izin verildiğinde yaşamın akışına karışırlar.
En önemlisi ise şudur: Yaşanan olaylar, maruz kalınan sözler ya da zihinde dönüp duran düşünceler, bir insanın değerini belirlemez. İnsan, başına gelenlerden çok daha fazlasıdır. Değer; başkalarının davranışlarıyla artan ya da azalan bir özellik değildir. Her insan, yalnızca var olduğu için dahi çokça değerlidir. Bu nedenle iyileşmek, yalnızca geçmişten uzaklaşmak değil; aynı zamanda dikkati yeniden kendi değerine, güçlü yönlerine ve yaşamına anlam katan seçimlere yöneltebilmektir.
Belki de özgürlük, geçmişi tamamen unutabilmek değildir, geçmişin bugünü yönetmesine nazikçe “dur” diyebilmektir. Çünkü insan, zihninden geçen her düşünce ve yaşadığı her olaydan ibaret değildir. Bazen yalnızca yeniden bugüne dönebilmeyi öğrenen biridir.
Ve belki de bugün verilebilecek en önemli karar, geçmişi yeniden yaşamak değil; kendini yeniden yaşamayı seçmektir.
Peki ya zihninizde yıllardır açık duran o dosyayı bugün bir kez daha açmayı mı tercih edersiniz, yoksa ilk kez onu kapatmayı mı?
PSİKOLOG ZEHRA LİYA ŞENGÜL


