Zamanın nasıl aktığını hepimiz biliriz. Ya da bildiğimizi sanırız. Çocukluğumuz gerideyse, yaşlılığımız önümüzde olmalıdır. Takvimler yanılmaz; dün yaşanmıştır, bugün yaşanmaktadır ve yarın henüz gerçekleşmemiştir. Hayatı bu sırayla düşünür, bu sırayla anlatırız. Hatta dilimiz bile buna göre kuruludur. “Geçmiş geride kaldı” deriz. “Hayat devam ediyor”, “O günler de geçti.” Bütün bunlar o kadar doğal görünür ki, gözümüze başka türlü olabileceğini aklımıza bile getirmeyiz.
Ancak ilginç olan şudur: Hayatı ileriye doğru yaşarken, bugünden geriye doğru bakarak anlayabiliriz ancak. Mesela kırk yaşında aldığınız bir dehb tanısı, yıllardır yanlış anladığınız çocukluğunuzu yeniden açıklayabilir. Ani bir ölüm, yıllarca sıradan görünen onlarca anıyı geri çağırabilir veya bilimsel bir keşif yalnızca geleceğe değil, geçmişin acı hatıralarına da dokunabilir.
Bundan kırk yıl önce bir bahar ayında çocuklar okullarına giderken, kimse henüz yaşadığı günü, tarihin en büyük nükleer felaketlerinden birinin canlı tanıkları olacaklarını bilmiyordu. Ancak bugünden geriye tarihe baktığımızda yalnızca o gün olanları görmüyoruz; aynı zamanda pek çok kişinin o günden sonra bir daha asla evlerine dönemediklerini, felaket sebebiyle yıllar boyunca ortaya çıkan kanser istatistiklerini, sessizce kaybolan hayatları da biliyoruz. Ve bütün bunları bildiğimiz için, 26 Nisan 1986 artık yalnızca geçmişte kalmış bir tarih değil. Bugünden yeniden okuduğumuz bir hikâyeye dönüşüyor.
Aslında bunun ilginç yanı, durumun yalnızca Çernobil’e özgü olması değildir. İnsan zihni, neredeyse her büyük kırılmada buna benzer bir şey yapar. Bir insan öldüğünde yalnızca onu kaybetmeyiz; onunla birlikte geçmişimizi de kaybederiz. Çünkü o ana kadar sıradan görünen bir telefon konuşması, son konuşmaya dönüşür. Yıllarca çekmecede duran bir fotoğraf, artık “eski bir fotoğraf” değildir. Aynı görüntüye bakarız ama aynı geçmişe bakmayız.
Burada değişen şey olaylar değildir. Fotoğraf aynı fotoğraftır. Tarih aynı tarihtir. Ölüm aynı ölümdür. Peki öyleyse değişen nedir? Belki de bugüne kadar geçmişi yanlış tanımladık. O günkü geçmişi bugünden kaybederken, aynı zamanda bugünden itibaren yeni bir geçmiş kazanmış oluruz. Çünkü geçmiş, yalnızca yaşanmış olaylardan oluşmaz. Geçmiş, bugün kim olduğumuzun geriye dönüp kurduğu anlama bağlıdır.
İşte tam da bu yüzden şu soru, ilk bakışta göründüğünden çok daha ciddidir: Geçmiş gerçekten geçmiş midir? İlk bakışta bunun cevabı hafızada yatıyor gibi görünür. Fakat belki de önce hafızanın ne olduğunu yeniden düşünmemiz gerekir. Çoğumuz belleği, geçmişi saklayan bir depo gibi hayal ederiz. Sanki yaşadığımız her an zihnimize kaydedilir; yıllar sonra da aynı dosya yeniden açılır. Bu yüzden bir anıyı farklı hatırladığımızda, hafızamızın bizi yanılttığını düşünürüz.
Oysa bilişsel psikoloji, uzun zamandır çok daha rahatsız edici bir ihtimalden söz ediyor. İnsan zihni geçmişi saklamaz: Onu yeniden kurar. Elizabeth Loftus’un çalışmaları, bir anının sonradan eklenen bilgilerden ne kadar kolay etkilenebildiğini gösterdi. Daniel Schacter ise hafızanın bu değişken yapısını bir kusur olarak değil, insan zihninin doğal işleyişi olarak tanımladı. Çünkü belleğin amacı, yaşananları olduğu gibi muhafaza etmek değildir. Bu ilk anda hayal kırıklığı gibi gelebilir. Hepimiz geçmişimizin değişmeden durduğuna inanmak isteriz; fakat belki de asıl güven verici olan tam tersidir. Çünkü hayat, yaşandığı sırada hiçbir zaman bütünüyle anlaşılmaz. Bir olayın ne ifade ettiğini çoğu zaman yıllar sonra öğreniriz.
Bazen tek bir cümle, yıllardır anlam veremediğimiz onlarca anıyı birbirine bağlar veya tek bir ölüm, geçmişte sıradan sandığımız ayrıntıları bir daha asla sıradan göremeyeceğimiz anılara dönüştürür. Ve bazen, tıpkı Çernobil’de olduğu gibi, bir felaketin gerçek anlamı yaşandığı gün değil; yıllar boyunca ortaya çıkan sonuçlarıyla birlikte anlaşılır. Belki de bu yüzden hafıza, geçmişi koruyan bir kasa değildir. Daha çok, yaşamaya devam ettikçe kendini güncelleyen bir metne benzer. Yeni deneyimler geldikçe eski satırlar silinmez; ama başka türlü okunmaya başlanır. İşte belki de asıl soru burada ortaya çıkar: Zihin bunu neden yapar? Neden dün yaşanan bir olayın anlamı, bugün öğrendiğimiz tek bir gerçekle değişebilir? Belki de bunun cevabı, hafızada değil…
Kim olduğumuza dair kurduğumuz hikâyede saklıdır. Belki de cevap, hafızada değil; benliktedir. Psikolog Dan McAdams’a göre insan, yalnızca yaşadığı olayların toplamı değildir. Hepimiz, farkında olmadan kendimiz hakkında bir hikâye yazarız. Çocukluğumuzu, ailemizi, başarılarımızı, kayıplarımızı ve hayal kırıklıklarımızı tek tek değil; birbirine bağlanmış bir anlatının parçaları olarak hatırlarız.
Bu yüzden büyük kırılmalar yalnızca yeni bir olay yaratmaz; hikâyenin önceki bölümlerini de yeniden yazar. Belki de yetişkinlikte alınan bir tanının bu kadar sarsıcı olmasının nedeni budur. Çünkü o tanı yalnızca bugünü açıklamaz. Çocukluğunuzu, okul yıllarınızı, kurduğunuz ilişkileri ve yıllarca kendinize anlattığınız hikâyeyi de değiştirir. Aynı hayatı yaşamışsınızdır; ama artık onu anlatan kişi aynı değildir.
Benzer bir dönüşüm, büyük kayıpların ardından da yaşanır. Bir insan öldüğünde yalnızca gelecekte onunla yaşayamayacağımız anları kaybetmeyiz. Geçmişte onunla yaşadığımız anlar da sessizce değişmeye başlar. Yıllarca üzerinde durmadığımız bir cümle, son söylenen cümleye dönüşür. Ona duyduğunuz duygular, yeri gelir zıt duygulara dönüşür. Eskiden nefret sözleri, şimdi sadece kulağa hoş gelmektedir. Bu sebepledir ki geçmiş silinmez ama geçmişin tonu değişir. Belki de bu yüzden bazı anılar yıllarca sessiz kalır; unutulduğu için değil, henüz ne anlama geldikleri bilinmediği için. Bu yüzden hayat bazen bize yeni bir bilgi vermez; eski bilgileri başka türlü okumayı öğretir.
İşte insan zihninin zaman dediği yanılgının en tuhaf yanı da budur: Zaman ileriye doğru akar; fakat anlam, bazen geriye doğru ilerler. Ve insan belki de en çok bu yüzden değişir. Yeni bir hayat yaşadığı için değil; yaşadığı hayatı yeniden okumak zorunda kaldığı için. Hayatı yalnızca ileriye doğru yaşayabiliriz. Bunun başka bir yolu yoktur. Fakat onu anlamaya çalıştığımızda aynı doğrusal düzen ortadan kalkar. Çünkü zihnimiz, olayları takvimler göre değil; birbirleriyle kurdukları ilişkiye göre anlamlandırır.
Hangi gün doğduğumuzu, hangi tarihte mezun olduğumuzu ya da bir yakınımızı ne zaman kaybettiğimizi sabittir; ama o gün ne hissettiğimiz, bugünden ne hissettiğimiz ve bugünden bakınca o gün ne hissettiğimiz hep değişkenlik gösterir. Belki de bu yüzden bazı felaketler yaşandıkları gün tamamlanmaz. 1986 yılı geride kalmış olabilir; ancak Çernobil yalnızca 1986’da kalmadı. Yıllar boyunca konulan her yeni tanıyla, kaybedilen her yeni hayatla ve öğrenilen her yeni bilgiyle o güne yeniden bakmayı öğrendik. Aynı tarihe baktık; ama artık aynı geçmişi görmedik. Belki de insan zihni de buna benzer bir biçimde çalışır. Hiçbir anıyı yerinden kaldırmadan, hiçbir tarihi değiştirmeden, geçmişin anlamını sessizce yeniden düzenler. Bu yüzden bazen bizi değiştiren şey, başımıza gelen yeni olaylar değildir; onların çoktan yaşanmış hayatımızın içine düşmesidir. Çünkü bazı gerçekler yalnızca bugünü aydınlatmakla kalmaz; dünü de görünür kılar.
İşte bu yüzden bazı günler yalnızca yaşandıkları güne ait değildir. Bazı günler… Dünden önce gelir. Mesela bugün dünden önce olmalıydı.
(Bu yazı, Çernobil felaketinin kırkıncı yılında; üzerinden onlarca yıl geçmiş olsa da etkileri hâlâ yaşamlarımızda varlığını sürdüren görünmez kayıpların ve kanser nedeniyle yaşamını yitiren tüm insanların anısına ithaf edilmiştir.)


