Sabah uyandığımızda çoğumuzun yaptığı ilk şey telefona bakmak oluyor. Bildirimlere göz atıyor ve belki de farkında olmadan sosyal medyada gezinmeye başlıyoruz. “Birkaç dakika bakarım” diye başladığımız bu gezinme bazen saatleri bulabiliyor. Artık sosyal medya yalnızca boş zamanlarda vakit geçirdiğimiz bir alan değil; yaşamımızın her alanına yayılarak düşüncelerimizi, ilişkilerimizi ve hatta kendimizi algılama biçimimizi etkileyen bir hale geldi.
Peki, sosyal medya gerçekte kim olduğumuzu değiştiriyor mu? Belki doğrudan değil ama kendimizi nasıl algıladığımızı ve başkalarının bizi nasıl gördüğüne verdiğimiz önemi önemli ölçüde etkileyebilir. En temel ihtiyaçlarımız olan beğenilmek, kabul görmek ve ait hissetmek gibi ihtiyaçlarımız çoğunlukla aile ve yaşadığımız sosyal çevre tarafından karşılanır. Günümüzde ise sosyal medya, bu ihtiyaçları karşılamaya yöneldiğimiz bir alan haline geldi. Beğeni, yorum ve takipçi sayıları, farkında olmadan kendimizi değerlendirme biçimimizi de etkileyebiliyor. Bir paylaşım etkileşim almadığında moralimizin bozulması veya çok beğenildiğinde kendimizi daha değerli hissetmemiz, aslında bunun en açık göstergeleridir.
Zamanla kendimizi yalnızca nasıl hissettiğimiz üzerinden değil, nasıl göründüğümüz üzerinden de değerlendirmeye başlayabiliriz. Paylaşmaya değer anlar yaşamaya çalışırken bazen o anın içinde olmaktan uzaklaşabiliriz. Böylece benlik algımız, kendi deneyimlerimizden ziyade dışarıdan aldığımız geri bildirimlerle şekillenmeye başlayabilir.
Sosyal medyanın diğer bir etkisi ise karşılaştırma eğilimini beslemesidir. Sosyal medyada insanlar genellikle hayatlarının en mutlu, en başarılı, en güzel anlarını paylaşırlar. Kimse uykusuz gecelerini, aile içi sorunlarını, yaşadığı kaygıları ya da başarısız olduğu anları neredeyse hiç paylaşmaz. Seçilerek paylaşılan bu karelere baktığımızda, bir an için kendi hayatımızı başkalarının en parlak yanlarıyla kıyaslama hatasına düşebiliyoruz. Çoğu zaman bu paylaşımların özenle seçilmiş anlar olduğunu fark etmeyebiliriz. Bu durum, özellikle gençler üzerinde daha belirgin etkiler oluşturabiliyor. Sürekli “kusursuz” bedenler, “mükemmel” ilişkiler, “başarılı” kariyerler gören gençler, kendilerini geç kalmış veya yetersiz görmeye başlayabiliyor. Ancak gerçek hayatta hata yapmak, üzülmek, yorulmak ve başarısız olmak vardır. Bunlar eksiklik değil, yaşamın doğal gereklilikleridir.
Peki, ne yapabiliriz? Sosyal medyayı tamamen olumsuz olarak görmek de doğru olmayacaktır. Bilgiye ulaşmayı, farklı kültürleri tanımayı ve geniş bir iletişim ağında bulunmayı kolaylaştırabilir. Burada önemli olan, sosyal medyanın hayatımızı yönetmesine izin vermemektir. Bunun için kendimize bazı sorular sormak, daha sağlıklı bir ilişki kurmamızda faydalı olabilir:
- Telefonu gerçekten ihtiyacım olduğu için mi elime alıyorum yoksa artık bir alışkanlık haline mi geldi?
- Bu paylaşımı mutluluğumu paylaşmak için mi yapıyorum yoksa başkalarının onaylamasını beklediğim için mi?
- Başkalarının hayatını izlemek için harcadığım zamanı kendi hayatımı yaşamaya ne kadar ayırıyorum?
Bunun için atabileceğimiz bazı küçük adımlar olabilir:
Dijital Detoks Yapmak
Sosyal medyada yenilikleri her ne kadar merak etsek de sonsuz bir veri akışı olduğunu unutmamak gerekir. Her gelişmeden haberdar olmak mümkün değildir. Zaman zaman bunun dışına çıkmak, hem zihnimizi dinlendirmek hem de dikkatimizi gerçekten önemli olan şeylere yönlendirmek adına önemlidir. Yemek yerken telefonu başka bir odaya bırakmak veya yarım saatlik bildirimleri kapatmak, sosyal medyanın yaşamımızdaki yerini ve ne kadar bilinçli kullandığımızı fark etmemize yardımcı olacaktır.
Ekran Dışındaki Etkinliklere Zaman Ayırmak
Hızlı bir şekilde yeni içerik tüketmek, beynimizin ödül sistemini sık harekete geçirebilir. Bu nedenle ekran dışında da bize iyi gelen etkinliklere yaşamımızda yer açmak önemlidir. El ile yapılan işler (boyama, çizme, tamir, yazı yazma) veya spor faaliyetleri ile hem beden hem zihnimizi dinlendirmemiz mümkündür.
Yüz Yüze İletişimi Artırmak
Sosyal medyayla kurulan ilişkinin yanı sıra yüz yüze buluşmalar, duyguların aktarılması açısından oldukça kıymetlidir. Ses tonu, mimikler ve göz teması dijital ortamda tam anlamıyla aktarılamayabilir. Bu nedenle sevdiklerimizle zaman zaman aynı havayı solumak, ilişkilerin derinleşmesine ve duygusal bağın kuvvetlenmesine katkı sağlayabilir.
Sonuç olarak, sosyal medya yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası olabilir ancak bizi tanımlayan tek ölçüt olmamalıdır. Gerçek yaşamda kurduğumuz ilişkiler, deneyimlerimiz ve kendimizle kurduğumuz sağlıklı bağ, ekrandan aldığımız beğenilerden çok daha kalıcıdır. Önemli olan, sosyal medyayı hayatımızdan çıkarmak değil, onunla kurduğumuz ilişkinin kontrolünü yeniden elimize almaktır. Belki de zaman zaman ekrandan uzaklaşmak, dünyadan uzaklaşmak değil, tam tersine kendi hayatımıza yeniden yaklaşmaktır.


