Cuma, Temmuz 10, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Hayat Düzelince mi Yaşayacağız?

Kim bilir, belki de hepimiz biraz Vladimir ve Estragon’a benziyoruz. Her gün aynı ağacın altında, hiç gelmeyecek gibi görünen birini bekleyen iki insan… Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken adlı oyununda bütün hikâye bir bekleyiş üzerine kuruludur. Godot gelir mi, gelmez mi; oyun bunu hiçbir zaman söylemez. Çünkü Beckett’in asıl meselesi Godot değildir. Asıl mesele, insanın yaşamını hep gelecek bir şeye bağlayarak bugünü nasıl tüketebildiğidir.

Bizim Godot’muzun adı ise sürekli değişir. Şu dönem bir geçsin… Yeni bir işe geçeyim. Biraz daha para kazanayım. Kilo vereyim. Doğru insanı bulayım. Kaygılarım azalsın. Sonra yaşayacağım. Farkında olmadan hayatı henüz gelmemiş bir zamana emanet ediyoruz. Bugün, yalnızca yarına hazırlanılan bir bekleme odasına dönüşüyor. Yaşam ise sanki hep bir sonraki durakta başlayacakmış gibi geliyor.

Ne var ki geleceğin garip bir huyu vardır. Tam ona ulaştığımızı düşündüğümüz anda biraz daha uzaklaşır. Beklediğimiz şey gerçekleşir, fakat bu kez başka bir beklenti sessizce yerini alır. Belki de bu yüzden yıllar sonra birçok insan aynı cümleyi kuruyor: “Hayat ne ara geçti?” Çünkü zaman yalnızca takvim yapraklarından eksilmez. Ertelenen her günün içinden de usulca akıp gider.

Fransız yazar Marcel Proust, “Gerçek keşif yeni manzaralar bulmak değil, yeni gözlere sahip olmaktır.” der. Bu cümleyi ilk okuduğumda şunu düşündüm: Belki de bütün çabamız yeni bir hayat kurmaya değil, aynı hayatı farklı bir gözle görebilmeye ihtiyaç duyuyor.

Çoğu zaman değiştirmeye çalıştığımız şey yaşamın kendisi değildir. Yaşamın bizde uyandırdığı duygulardır. Daha iyi bir iş, daha büyük bir ev, daha huzurlu bir ilişki ya da daha sakin bir zihin istemekte yanlış olan hiçbir şey yok. Yanılgı, bütün bunları yaşamaya başlayabilmenin ön koşulu hâline getirdiğimizde başlıyor. Çünkü o zaman hayat, yaşanan bir deneyim olmaktan çıkıp sürekli ertelenen bir projeye dönüşüyor.

Varoluşçu psikoloji insanın en temel gerçeklerinden birini hatırlatır: Yaşam hiçbir zaman bütün sorunlar çözüldükten sonra başlamaz. Belirsizlik, eksiklik ve kaygı insan olmanın kusurları değil; parçalarıdır. Yine de çoğumuz, önce hayatın düzelmesini bekleriz.

Tam bu noktada Albert Camus’nün Sisifos Söyleni akla gelir. Mitolojiye göre Sisifos, devasa bir kayayı dağın zirvesine kadar taşımaya mahkûmdur. Tam zirveye ulaştığında kaya yeniden aşağı yuvarlanır ve her şey en baştan başlar. İlk bakışta bundan daha anlamsız bir ceza düşünmek güçtür. Ancak Camus’nün dikkatini çeken şey cezanın kendisi değildir. Onun sorduğu soru şudur: Ya anlam, zirveye ulaşmakta değilse? Ya yaşam, kayanın bir gün aşağı yuvarlanmayacağı hayali gelecekte değil de onu her sabah yeniden omuzlamayı seçtiğimiz anda kuruluyorsa?

Aslında hepimizin taşıdığı görünmez kayalar var. Bitmesini beklediğimiz işler… Geçmesini umduğumuz korkular… Tamamlanmasını istediğimiz eksiklikler… Ve çoğu zaman kendi kendimize aynı sözü veriyoruz: “Bu da geçsin, sonra yaşayacağım.” Oysa hayatın bize verdiği söz bu değil. Bir sorun çözülüyor, yerine yenisi geliyor. Bir belirsizlik sona eriyor, başka bir soru beliriyor. Yaşamın ritmi tam da böyle ilerliyor. Kusursuz bir ana ulaşmak çoğu zaman mümkün olmuyor; ama yaşam, kusursuzluğu beklediğimiz süre boyunca akmaya devam ediyor.

Belki de bu yüzden cesaret, korkunun ortadan kalkması değildir. Cesaret; korku bizimle yürümeye devam ederken de yaşamın içine adım atabilmektir. Sabah içilen bir kahve… Yolda fark edilen bir ağaç… Dostla edilen kısa bir sohbet… Pencereden içeri giren rüzgâr… Çoğu zaman “küçük” dediğimiz anlar, yaşamın kendisidir. Biz onları sıradan sandığımız için değersizleşmezler; yalnızca fark edilmeyi beklerler.

Bu yüzden kendimize sormamız gereken soru belki de şudur: Hayatın başlamasını mı bekliyorum? Yoksa hayat çoktan başladı da ben onu sürekli yarına mı erteliyorum? Camus, Sisifos’u mutlu tasavvur etmemizi ister. Çünkü yaşam, kayanın bir gün zirvede kalacağı umudunda değil; onu her sabah yeniden omuzlayabilecek cesarette saklıdır. İnsan, beklediği gün geldiği için değil; beklerken de yaşamaktan vazgeçmediği için hayattadır.

Bilge Dönmez
Bilge Dönmez
Yetişkinler ve çiftlerle çalışan bir klinik psikoloğum. Çalışmalarımda varoluşçu psikoterapi, psikodinamik yaklaşım, EMDR ve bilişsel davranışçı terapiyi bir araya getiriyorum. Özellikle ilişkiler, bağlanma örüntüleri, travma ve insanın yaşamla kurduğu anlam ilişkisi üzerine çalışıyorum. Türkiye ve Azerbaycan’daki klinik saha deneyimlerimin yanı sıra, psikoloji ve sinemayı buluşturan içerikler üretmeyi seviyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar