Karar verme süreçleri, modern psikolojide bireyin bilişsel işlevselliği ile çevresi arasındaki değişken etkileşimin bir ürünü olarak ele alınmaktadır. Literatürde, karar verme kaygısı (decision anxiety) ve klinik düzeyde desidofobi (decidophobia) olarak adlandırılan kavram, bireyin sahip olduğu seçenekler arasında seçim yaparken yoğun bir bilişsel stres ve hata yapma kaygısı hissetmesi ile eyleme geçememe halini ifade etmektedir. Barry Schwartz (2004) tarafından ortaya atılan “Seçim Paradoksu” kuramına göre, seçenek sayısının artması, bireyin en doğru olanı seçme yükümlülüğünü artırmakta ve bilişsel kapasiteyi aşan bir yüklenmeye (choice overload) yol açmaktadır. Schwartz, bu süreçte bireyleri iki ana bilişsel tutum üzerinden kategorize etmektedir. Bireyin, bir karar anında mevcut olan bütün seçenekleri objektif bir tutumla değerlendirmeyi ve en mükemmel seçeneğe ulaşmayı amaçlaması, kişinin Maksimize Edenler (Maximizers) grubunda olduğunu göstermektedir. Maksimize edenler grubundaki bireylerin bilişsel harcamaları diğerlerine oranla daha yüksektir ve karar sonrası pişmanlık yaşamaya en yatkın gruptur. Seçeneğin yeterince iyi olduğunu kabullenen ve karar verme sürecini sonlandıran bireyler ise Tatmin Olanlar (Satisficers) grubunda yer almaktadır.
Karar verememe kaygısının kronikleşmesinde bilişsel ve duygusal mekanizmalar önemli bir rol oynamaktadır. Pişmanlık Regülasyonu Teorisi, Zeelenberg ve Pieters (2007) tarafından geliştirilen ve insan davranışlarının gelecekte yaşanması olası pişmanlıkları önleme motivasyonu ile şekillendiğini savunan bir teoridir. Karar verme kaygısı yüksek bireyler, seçimini yapmadan önce olası seçimlerinin olumsuz sonuçlanması halinde yaşayacakları pişmanlık hissini abartılı bir biçimde öngörmektedir (anticipated regret). Bu öngörüye ek olarak, birey bir seçim yapması durumunda diğer bütün alternatifleri kaybetme düşüncesiyle (kaçırma korkusu – fear of missing out) karşılaşmakta ve bu durum bilişsel kilitlenmeyi derinleştirmektedir. Karar anları doğası gereği geleceğe yönelik belirsizlik barındırmaktadır. Kaygı düzeyi yüksek bireyler, netlik arayışı içinde olmaları nedeniyle karar verme anında net bir garanti görmedikleri sürece süreci askıya alma eğiliminde olabilirler. Kaygıya yoğun bir şekilde maruz kalan ego, kendini korumak amacıyla savunma mekanizmalarını devreye alır. Bu süreçte birey, doğru kararı vermek için uygun zamanı olmadığını düşünüyorsa ve doğru kararı verme yetkinliğine güvenmiyorsa, karar erteleme (decisional procrastination) ya da sorumluluğu başkasına devretme (defensive avoidance) davranışına yönelebilir.
Karar vermek aynı zamanda nörobiyolojik bir süreçtir. Nörobiyolojik süreçlerin temellerini incelediğimizde, frontal korteks ve subkortikal yapılar arasında belirli bir koordinasyon olduğunu görürüz. Planlama, rasyonel seçimler ve yürütücü işlevlerden sorumlu olduğu bilinen prefrontal korteks ve özellikle anterior singulat korteks, karar verme mekanizmalarının merkezi konumundadır (Bechara ve diğerleri, 2000). Diğer bir açıdan bakıldığında, karar verme noktasında yoğun kaygı yaşayan bireylerde amigdala aşırı aktif hale gelmektedir. Amigdala, duygusal ve tehdit odaklı uyaranları işleyen beyin bölgesidir. Özetle, kaygılı bir beyin karar anını bir tehlike olarak algılayabilmekte ve “savaş ya da kaç” tepkisini üreterek kişinin mantıklı bir seçim yapmasını manipüle etmektedir. Bu durumda bilişsel felç (paralysis) ortaya çıkabilmektedir.
Bütüne baktığımızda, karar verememe kaygısı bireysel bir irade zayıflığı ya da geçici bir kararsızlık süreci değildir. Bu kaygı, bilişsel çarpıtmalar, biyolojik yatkınlıklar ve çevresel faktörlerden etkilenen bir olgu olarak değerlendirilebilir. Bireyin mutlak garanti arayışı içinde olması, onu eylemsizliğe mahkum edebilmektedir. Karar verme kaygısının klinik psikopatoloji ile ilişkisine baktığımızda, bu kaygı türü tek başına izole bir semptom olmaktan ziyade, Obsesif Kompulsif Bozukluk, Yaygın Anksiyete Bozukluğu ve Majör Depresif Bozukluk gibi bazı psikopatolojilerin eşlikçisi olarak yer alabilmektedir. Aynı zamanda, karar verme kaygısı aşılması imkansız bir olgu olmaktan ziyade bilişsel yeniden yapılandırma ile yönetilebilecek bir süreçtir. Belirsizlik, yaşamın kaçınılmaz bir parçasıdır. Bu nedenle, kusursuzluk arayışı ve mutlak garantide olma isteği, yaşamın doğal akışına aykırıdır. “En iyi” yerine “yeterince iyi” seçimini yapmak, özetle tatmin olma stratejisini alışkanlık haline getirmek pratik ve önemli bir adım olabilir. Birey olarak hata yapma hakkını kabullenmek, küçük kararlarla zihni eyleme alıştırmak ve sorumluluğu sahiplenmek, bireysel özgürlüğün ve yetişkin olmanın en temel adımlarından biridir. Sonuç olarak, karar vermek bir yetenek değil, geliştirilebilir bir süreçtir. Zihni, en doğru olanı seçmek adına zorlamak yerine belirsizliklerin olduğunu öngörmek ve kabul etmek, sorumluluğa sahip çıkma cesareti göstermek bireyi bu kaygıdan özgürleştirecektir.


