Biliş, ruh bilimindeki tanımına göre, herhangi bir canlı ya da cansız nesne, olay veya durum karşısında bilgili, farkında ve bilinçli olma sürecini ifade eder. Bu sürecin işleyişi ve dış dünyayı anlama biçimi kişiden kişiye büyük farklılıklar gösterir. Aynı nesnel gerçekliğe veya olaya karşı her birey, kendi içsel süzgecine göre farklı anlamlar yükleyip çeşitli duygular hissedebilir. Psikolojide “bilişsel yapılanma” olarak adlandırılan bu süreçte, yüklenen anlamlar olumsuz veya tehditkar olduğunda, hissedilen duygu da kaçınılmaz olarak olumsuz olacaktır. Çünkü insan, olaylara doğrudan değil, o olaylara dair geliştirdiği inançlar ve yorumlar üzerinden tepki verir.
Bu durumun en somut ve çarpıcı örneğini toplumsal trajedilerde görürüz. Örneğin, haberlerde duyduğumuz Gazze’ye yapılan silahlı saldırıda 119 kişinin (14.05.2021 verilerine göre) ölüm haberi, İsrail’in askeri kanadı ile benim açımdan ya da hümanist kimseler için asla aynı duygu boyutuyla kıyaslanamaz. “Acı evrenseldir” derler çoğu zaman; evet, biyolojik ve insani olarak acı tektir ancak algılanışı ideolojilerle manipüle edilebilir. Burada bir düzeltme yapmak isterim: Savaşın çocuğu olarak adlandırdığımız masumlara genelin gösterdiği şefkat ve merhamet duygusu, karşıt güç unsuru olan kimselerde tamamen körelebilir. Bu kişiler, içinde bulundukları yoğun kültürleme ve sistematik dezenformasyonun etkisiyle adeta birer robotmuşçasına hareket ederler. Kendilerine geçmişten beri öğretilen, çevrenin ve otoritenin oluşturduğu kalıplaşmış fikirlere, yani o katı bilişe göre olaylara yaklaşırlar.
Burada bireyin duygularını belirleyen şey, nesnel acının kendisi değil, o acıyı meşrulaştıran veya değersizleştiren kemikleşmiş fikirlerdir. Ne yazık ki bu durum, insanlık tarihinin en hazin sonlarına; nefret söylemlerine, kutuplaşmalara ve etnik temizlik örneklerine zemin hazırlayan yanlış bilincin en somut göstergesidir. İnsan bilişi, empatiyi var edebileceği gibi, ideolojik körlükle onu tamamen yok da edebilir.
Diğer yandan, bireysel boyuta döndüğümüzde olumsuz bilişler beraberinde yıkıcı duyguları da getirir. Bilişsel psikolojinin öncülerinden Aaron Beck’in de belirttiği gibi, olumsuz biliş yapısı kişinin hem duygu dünyasına hem de davranışlarına direkt olarak etki eder. Hayatı, kendisini ve geleceği karanlık bir filtreden gören, yani olumsuz bilişlere sahip olan bireylerin depresif, kaygılı ve karamsar bir duygu dünyası vardır. Bu durum davranışlara da yansır; bireyin harekete geçmeye dair motivasyonu kırılır, eylemleri pasif, umutsuz ve çekingen bir hal alır. Öğrenilmiş çaresizlik sarmalına giren birey, “nasılsa bir şey değişmeyecek” inancıyla dünyadan elini eteğini çeker.
Ben bu duruma basitçe “düşüncen, duygunu belirler” şeklinde yaklaşıyorum. Dolayısıyla iyileşme de zihinde başlar. Öncelikle toksik, gerçek dışı ve çarpıtılmış düşüncelerden (aşırı genelleme, felaketleştirme gibi bilişsel çarpıtmalardan) uzaklaşan bir birey, zamanla duygularında ve dolayısıyla ruh sağlığında da gözle görülür bir iyileşmeye gidecektir.
Olumlu biliş ise zihinsel bir polyannacılık değil, kişinin öz-yeterlilik becerisi ile doğru orantılı bir gerçeklik algısıdır. Kişinin kendi potansiyeline olan inancını besleyen olumlu bilişler ve yapıcı iç sesler (bu işi başaracağım, sonucu iyi olacak, elimden gelenin en iyisini yapacağım gibi yaklaşımlar) sadece geçici bir motivasyon yaratmakla kalmaz; doğrudan doğruya eylemin kalitesini artırır ve sonucun da olumlu olmasına yansır. İnanç, eylemi doğurur; eylem ise başarıyı getirir.
Bununla birlikte, zihin ve beden arasındaki bağ tek yönlü değildir. Önce duygu sonra davranış algısının aksine, bazen de davranış duyguyu doğurur. Bunun en net örneği olan Yüzsel Geribildirim Teorisi (Facial Feedback Hypothesis), yüz ifadelerinin duyguları deneyimlemeye ve hatta doğrudan üretmeye bağlı olduğunu göstermektedir. Evrimsel biyolog Charles Darwin ve psikolog William James, fizyolojik tepkilerin ve bedensel duruşların duygu üzerinde doğrudan, güçlü bir etkisi olduğunu erkenden fark etmişlerdir. Bu teorinin modern destekçileri de duyguların doğrudan yüz kaslarındaki mikro değişikliklere ve sinirsel geri bildirimlere bağlı olduğunu savunmaktadır. Örneğin, sosyal bir ortamda canı sıkkın olsa bile zorla da olsa gülümseyen, kaslarını gevşeten insanlar, beyne “her şey yolunda” sinyali gönderdikleri için etkinlik sırasında gerçekten daha iyi vakit geçirmeye başlarlar. Tam tersi, kaşlarını çatan, kollarını kavuşturan veya donuk bir yüz ifadesiyle vaktini geçiren insanlar, bu olumsuz bedensel geri bildirim nedeniyle ortamdan çabucak sıkılacak ve orayı terk etmek isteyeceklerdir.
Sonuç olarak; duygular, biliş ve bedensel tepkiler sürekli bir karşılıklı etkileşim ve döngüsellik halindedir. Zihnimiz bedenimizi, bedenimiz ise zihnimizi yönetir. Elbette bu karmaşık süreci tek bir nedene bağlamak imkansızdır; bireyin yetiştirilme tarzı, cinsiyeti, genetik zekası, genel sağlık durumu, entelektüel bilgi birikimi ve eğitim seviyesi gibi birçok içsel ve dışsal etken bu bilişsel mekanizmayı şekillendirir. Yaşam boyu süren bu duygu ve düşünce deneyimlerinin zihnimizde kristalleşip kalıcı hale gelen öğrenilmiş kısmı ise hayata, insanlara ve olaylara karşı takındığımız genel tutumlarımızı oluşturur. Dünyayı değiştirmek istiyorsak, işe önce o dünyayı algılayan bilişsel filtrelerimizi ve tutumlarımızı dönüştürmekle başlamamız gerekir.


