Her insan yaşamı boyunca kendine belli hedefler koyar. Toplumsal beklentilere uyum sağlamak, kendimizi yetiştirebilmek, kendimize yetebilmek ve doyuma ulaşmak için hayatımız boyunca çaba gösteririz. Elimizden gelen tüm çabayı göstersek de işler her zaman umduğumuz gibi gitmeyebilir ve bunun sonucu olarak kendimizi yaşamımız üzerinde büyük bir memnuniyetsizlik içinde bulabiliriz. Bu gibi durumların her yaş grubu üzerinde etkileri olsa da özellikle genç yetişkinlik dönemindeki bireylerde geç kalmışlık hissi kendini gösterebilir. Eskiden insanlar yalnızca birebir tanıştığı, yüz yüze iletişim kurduğu insanlarla kendini karşılaştırırken, günümüzde sosyal medyanın yaygınlaşması ile birlikte tanımadığımız insanların hayatlarına şahitlik edebiliyoruz. Bu durum, bu hissi daha yoğun yaşamamıza sebep olabiliyor. Sosyal medyada paylaşılan, dışarıya gösterilmek istenen hayat kısmı da bu durumu etkiliyor. Hemen her birimiz yaşıtlarımızın hayatlarını, başarılarını kendi sahip olduklarımızla karşılaştırma çabası içerisine girebiliyoruz. Bunun sonucunda ise yetersizlik duygusu ve bunun ardından geç kalmışlık hissi ortaya çıkıyor.
Geç kalmışlık hissinin temelinde toplumsal normlar ve beklentiler yer alır. Toplum tarafından dayatılan evlilik yaşı, belirli zamanlarda mezun olmak, iş bulmak gibi birtakım hedefler belirlenmiştir. Günümüzde hemen hemen her insan günlük yaşam faaliyetlerini gerçekleştirirken bilinçsiz bir şekilde kendini yaşıtlarıyla karşılaştırmaya başlıyor ve hedeflerini, bu hedeflere ne kadar yakın olduğunu düşünüyor. Zaman zaman bu hedeflere olan yakınlığımız üzerinden kendi değer algımızı oluşturuyoruz.
Psikoloji perspektifinden bakıldığında geç kalmışlık hissinin yaşımızla değil, algılarımızla ilgili olduğunu görüyoruz. Öncelikle herkesin aynı imkanlara sahip olarak dünyaya gelmediğini, hayatın herkese farklı yollar çizdiğini ve farklı fırsatlar sunduğunu kabullenmemiz gerekiyor. Herhangi bir bireyin eğitimi ve hedeflerine ulaşma amacıyla çıktığı yolculuğu devam ederken, aynı yaşlarda diğer bir birey ekonomik özgürlüğünü sağlamış ve kendi yaşam doyumuna ulaşmış olabilir. Ancak bu iki bireyin hayata aynı noktadan başladığını söyleyemeyiz. Bu sebepler dolayısıyla kendi değer algımızı başka bir bireyin yaşam şartlarıyla kıyaslayarak oluşturmak geçerli bir ölçüt değildir.
Sosyal psikolog Leon Festinger’in ortaya attığı “sosyal karşılaştırma” kuramından yola çıkarak, insanların kendi yaşantılarını anlamlandırabilmek için sık sık diğer bireylerin yaşamlarını baz aldıklarını söyleyebilmek mümkündür. Sosyal medyanın etkileri de göz önünde bulundurulduğunda, artık yalnızca yakın çevremiz değil, gün içinde karşımıza çıkan yüzlerce insanın hayatıyla karşılaşabiliyoruz. Bunun sonucu olarak ise gereğinden fazla kıyaslama içerisine girebiliyoruz. Her konuda olduğu gibi sosyal karşılaştırmada da dikkat edilmesi gereken önemli nokta ölçüdür. Ölçü kaçırıldığında bireylerin ruh sağlığı olumsuz yönde etkilenebilir. Bu kıyaslamalar kendimizden daha başarılı kişilerle yapıldığında eksiklik, yetersizlik gibi duygulara yol açabilir.
Geç kalmışlık hissiyle baş edemediğimizde, bu durum öz saygımızın azalmasına, motivasyon kaybına hatta depresyon gibi ciddi psikolojik problemlere yol açabilir. Kişi geçmişte kaçırdığı fırsatlarda takılı kaldığında, önündeki fırsatları da göz ardı edebilir. Bu durum ise bir döngünün içinde sıkışmamıza sebep olur. Kaçırılan fırsatlar, kişinin olumsuz duygu durumunu besleyerek onu daha da pasif bir konuma geçirebilir.
Geç kalmışlık hissinin oluşmasında bir diğer önemli nokta ise mükemmeliyetçiliktir. Geç kalmış olma düşüncemizin altında yatan asıl sebep genellikle başarısızlığımız olmuyor. Aksine, kendi potansiyelimizin farkında olduğumuz için kendimizle ilgili gereğinden fazla beklenti içine girmemiz bu sonucu etkiliyor. Başardığımız şeyleri yeterli görmememiz, hep daha fazlasını istememiz de bu hisse yol açabiliyor. Yani aslında boğuştuğumuz şey başarısızlıklarımız değil, kendimizle ilgili algılarımız oluyor. Dışarıdan bakıldığında pek çok şeyi başarmış insanlar olarak görülsek de iç dünyamızda büyük bir yetersizlik hissiyle savaşır hale geliyoruz.
Bu hisle başa çıkma yolunda ilk adım mevcut durumu kabullenmek olacaktır. Bireyin kendi yaşam şartlarını kabullenmesi ve buna göre gerçekçi hedefler belirlemesi oldukça önemlidir. Kendimizi başkalarıyla kıyaslamak yerine, içinde bulunduğumuz yaşam yarışında en büyük rakibi kendimiz olarak belirlemeliyiz. Yalnızca kendi gelişimimize odaklandığımızda, zamanımızı ve motivasyonumuzu daha verimli kullanmamız da mümkün olacaktır.
Sonuç olarak, geç kalmışlık hissi günümüzde pek çok insanın savaşmak zorunda kaldığı ve günümüzün şartları da göz önüne alındığında gayet normal bir durumdur. Önemli olan, yaşamda bir savaş içerisinde olmadığımızı ve hayatın belirli bir takviminin, ölçütünün olmadığını görebilmektir. Geçmişte kaçırdığımız fırsatlara odaklanmak yerine, geleceğimiz için ulaşılabilir ve gerçekçi hedefler belirlemek daha sağlıklı bir seçenek olacaktır. İnsan yaşamında önemli olan, nereden başladığımız değil, başladığımız noktadan itibaren ne kadar ve hangi ritimde ilerlediğimizdir.


