Bir insan düşünün: karısını çok iyi tanıyor, ona derinden bağlı; ama onu her gördüğünde, sanki yıllardır görmemiş gibi büyük bir sevinçle sarılıyor. Clive Wearing’in hikayesi tam da böyle başlıyor…
Bir Günde Başlayan Kabus
Clive Wearing, hastalanmadan önce İngiltere’nin tanınmış müzik insanlarından biriydi. Ancak 1985’te her şey bir anda değişti. Herpes ensefaliti adlı bir hastalığa yakalandı. Aslında sebebi sıradan bir herpes virüsüydü; ama çok nadir görülen bir şekilde bu virüs beyne ulaştı, iltihaplanmaya yol açtı ve hafızadan sorumlu bölgeyi tahrip etti. Artık yeni anılar oluşturamıyor, yaşadığı şeyleri neredeyse anında unutuyordu. Üstelik yalnızca yeni anıları değil, geçmişinin büyük bölümünü de kaybetmişti.
Sürekli “İlk Kez Uyanan” Adam
Clive Wearing’in yeni hayatını en çarpıcı biçimde gösteren şeylerden biri tuttuğu günlüklerdi. Bu sayfalar, kendini her seferinde ilk kez canlı hisseden bir insanın şaşkın ve çaresiz haykırışları gibiydi. Sabah ne yaptığını hatırlamıyor, çoğu zaman nerede olduğunu bilmiyor, bir dakika önce kiminle konuştuğunu çıkaramıyordu. Geçmişi silinmiş, geleceği ise kurulamaz hale gelmişti. Ne dünü vardı ne yarını; yalnızca elinden sürekli kayıp giden bir an.
Piyanonun Başında Başka Bir İnsan
Ancak hikayenin en sarsıcı tarafı şuydu: Clive piyanonun başına oturduğunda bambaşka biri oluyordu. Adını, çocuklarını, az önce söylenenleri, hatta bulunduğu yeri bile unutabilen bu adam piyanonun başına geçtiğinde bambaşka biri oluyordu. Müzik başladığında, birkaç saniyelik hafıza hapishanesi sanki bir anlığına açılıyordu.
Clive, gündelik hayatta sürekli kopukluk ve şaşkınlık içindeydi; fakat müzik çaldığı sırada kendinden emin, bütünlüklü ve yaratıcı bir insana dönüşüyordu. Parça devam ettiği sürece, akış onu taşıyordu. Parça bittiğinde ise çoğu zaman yeniden o boşluğa, o yönsüzlüğe düşüyordu.
Bunu anlamak için müziğin yapısını düşünmek gerekir. Bir melodi yalnızca yan yana dizilmiş notalardan ibaret değildir; her nota bir öncekine yaslanır, bir sonrakini çağırır. Bir müzik cümlesi, kendi içinde bir yön ve süreklilik taşır. Clive müzik çalarken geçmişini hatırlamıyordu; ama müziğin içindeki akış, ona kısa süreli de olsa bir devamlılık hissi veriyordu.
Bu dönüşümü izleyenler için sahne neredeyse inanılmazdı. Birkaç dakika önce nerede olduğunu bilemeyen, çoğu zaman tedirgin ve kayıp görünen bir adam; elleri tuşlara değdiğinde sakinleşiyor, ustalaşıyor, bütünleşiyordu.
Hafıza Tek Parça Değil
Clive Wearing’in hikayesi, hafızanın tek bir parça olmadığını çok güçlü biçimde gösterir. Onun olayları, kişileri, konuşmaları ve az önce yaşananları tutan hafızası neredeyse tamamen yok olmuştu. Buna “epizodik hafıza” denebilir: kişinin kendi hayatındaki olayları, zamanları ve deneyimleri hatırlama becerisi. Clive’da en ağır hasar gören taraf buydu.
Buna karşılık, bir müzisyen olarak yıllar içinde edindiği beceriler büyük ölçüde korunmuştu. Gündelik dilde bazen “kas hafızası” dediğimiz bu alan, bilimsel olarak daha çok örtük hafızasının bir parçası olan prosedürel hafıza ile ilişkilidir. Yani insanın nasıl yaptığını uzun uzun açıklamadan, bedeniyle ve alışkanlıklarıyla bildiği şeyler. Clive’ın olay hafızası silinirken, müziğe ait bu derin beceri hafızası varlığını sürdürmüştü.
Bir de duygusal hafıza vardı. Clive, eşi Deborah ile yaşadığı yılları ayrıntılarıyla hatırlayamıyordu. Birlikte geçirdikleri zamanı, olayları, anıları zihninde tutamıyordu. Ama ona duyduğu sevgi kaybolmamıştı. Deborah kapıdan girdiğinde onu tanıyor, ona sarılıyor, onun varlığıyla rahatlıyordu. Onu “hatıralarla” değil, daha derin ve söze dökülmesi zor bir yerden tanıyor gibiydi.
Deborah: Her Gün Yeniden Kavuşulan Kadın
Bu hikayenin merkezinde yalnızca müzik değil, Deborah da vardır. Deborah Wearing, yıllar boyunca Clive’ın yanında kalmış, onu düzenli olarak ziyaret etmiş ve yaşadıklarını daha sonra bir kitapta anlatmıştır. Clive için Deborah’ın her gelişi küçük bir mucize gibiydi. Onun ne kadar süredir uzakta olduğunu bilemediği için, kapıdan her girişinde sanki çok uzun bir ayrılıktan sonra dönmüş gibi sevinirdi.
Bu durum hem çok dokunaklı hem de çok acı vericidir. Çünkü Deborah için aynı sahne defalarca tekrar ederken, Clive için her seferi gerçekten ilk sefer gibiydi. Hafızası bu kavuşmaları kaydedemiyordu; ama sevincini, rahatlamasını ve bağlanmasını yeniden yeniden yaşıyordu. Bir bakıma Deborah, Clive’ın dünyayla kurduğu en güçlü bağdı. Onun varlığı, Clive’ın sürekli düştüğü boşlukta tutunabildiği nadir şeylerden biriydi.
Müzik, Sevgi ve Kimlik
Wearing’in hikayesi, hafızanın kim olduğumuzla ne kadar iç içe olduğunu düşündürür. Geçmişimizi, anılarımızı, yaşadıklarımızı kaybettiğimizde geriye ne kalır? Clive’ın hayatı bu soruya sarsıcı bir cevap verir: Bazen geriye beceriler, duygular ve anın içindeki varoluş kalır.
Sanırım bu hikayenin en etkileyici yanı da burada yatıyor: Hafıza söndüğünde bile insanın tamamen kaybolmadığını gösteriyor. Bazı bağlar daha derinde kalıyor. Bazı melodiler, bazı sevgiler, zihnin yıkımından sonra bile yaşamaya devam ediyor. Clive Wearing’in hayatında müzik ve Deborah, karanlığın içinde kalan son ışıklar gibiydi…

