Çocuk psikanalizinde önemli iki otorite bulunmaktadır: Anna Freud ve Melanie Klein. Anna Freud, babası Sigmund Freud’un izinden giderek kendi açtığı bakımevinde çocuklara psikanaliz uygulamaya başladı. Melanie Klein ise Ferenczi’nin yönlendirmesi ve Karl Abraham’dan aldığı eğitimle çocuk psikanalizi alanında etkili olmaya başladı. Bu iki önemli isim, çocuk alanında büyük etki yaratmalarına rağmen birbirleriyle asla anlaşamadılar.
Ernest Jones, psikanalizin hızla ilerlediği bir dönemde çocuk psikanalizinin zayıf olduğunu ve geliştirilmesi gerektiğini düşünüyordu. Salzburg Psikanaliz Kongresi’nde Melanie Klein’ın konuşmasından etkilenerek onu İngiliz Psikanaliz Derneği’ne davet etti. Anna Freud ise, Klein’dan 13 yıl sonra, babası Sigmund Freud ile Viyana’daki Nazi baskısından kurtulmak için Londra’ya geldi. Anna Freud’un Londra’ya gelmesiyle birlikte çocuk psikanalizine iki farklı yaklaşım arasında fikir ayrılıkları ortaya çıktı. Freud hayattayken Anna ve Melanie arasında yalnızca kuramsal gerilimler varken, Freud’un ölümünden sonra bu gerilimler kavgaya dönüşerek daha sert bir hal aldı. Anna Freud ve Melanie Klein arasındaki tartışmalar, 20. yüzyılın psikanaliz tarihinin en önemli kuramsal ayrışmalarından biri haline geldi. Bu tartışmalar, Ekim 1942’den Şubat 1944’e kadar sürdü ve ‘Tartışmalı Yıllar’ olarak anıldı. Tartışmalar o kadar sertti ki İngiliz Psikanaliz Derneği resmi bilimsel oturumlar düzenlemek zorunda kaldı. Bu oturumlarda psikanalistler üç gruba ayrıldı: Klein’ın tarafını tutanlar (Bion, Segal gibi), Anna Freud’un tarafını tutanlar (Glover, Hoffer gibi) ve bağımsızlar (Winnicott, Ernest Jones, Bowlby).
Bu oturumlarda birçok kuramsal farklılık öne çıktı. Anna Freud ve destekçileri, Ego’nun zamanla geliştiğini, savunma mekanizmalarının ego olgunlaştıkça anlam kazandığını savundular. Çevresel koşullar ve ailenin önemi vurgulandı. Çocukların erken dönemde yaşanan çoğu şeyi hatırlamayabileceği, Fallik/Ödipal dönemin belirleyici olduğu belirtildi. Fanteziler ve iyi-kötü ayrımının bu dönemde ortaya çıktığı ifade edildi. Süperego, fallik dönemde ebeveyn yasaklarının içselleştirilmesiyle oluşur. Psikopatolojinin kaynağı ise ego, id ve süperego çatışmalarından ve gerçeklikle baş edememekten kaynaklanır. Çocukların üst benliğinin henüz gelişmediği, yetişkinler gibi serbest çağrışım yapamayacakları ve hala anne-babanın desteğine ihtiyaç duydukları için doğrudan analiz edilemeyecekleri, oyun terapisinin işe yaramayacağı savunuldu.
Klein ve destekçileri ise, egonun doğuştan ve ilkel olduğunu savunuyordu. Bebeklerin erken dönemde iyi nesne-kötü nesne ayrımı yapabildiği, kaygı ve savunmaların bu dönemde başladığı ifade edildi. Psikolojik yaşamın oral dönemde başladığı, çocukların bu dönemden itibaren kaygı, saldırganlık ve iyi-kötü ayrımı yapabildiği belirtildi. İçsel fantezi dünyasının en baştan aktif olduğu, süperegonun çok erken, bebeklikte oluştuğu ve sert, cezalandırıcı bir yapı sergilediği vurgulandı. Erken suçluluk ve kaygının kaynağının nesne ilişkilerindeki çatışmalar ve iç dünyadaki bölünmeler olduğu ifade edildi. Çocukların çok erken yaşlardan itibaren üst benliğinin geliştiği ve yetişkinlerdeki serbest çağrışımın çocuklarda oyun ile ortaya çıktığı savunuldu. Klein, çocukların doğrudan analiz edilebileceğini öne sürerek oyun terapisini geliştirdi.
Bu iki isim arasındaki tartışmalar yalnızca bilimsel değil, aynı zamanda aile, otorite ve miras meseleleriyle de bağlantılıydı. Her ikisi de çocukluklarında babalarının favori çocukları değillerdi ve ablalarıyla sürekli bir rekabet içindeydiler. Bu nedenle, tartışmaları kendilerini kanıtlama fırsatı olarak gördüler; bir nevi Freud’un en sevdiği çocuğun kendileri olabileceğini ve onun mirasını üstlenme arzusunu taşıdılar. Anna Freud, Klein’ın kızını oturuma getirerek destekleyici açıklamalar yapmasını sağladı. Bu olaydan sonra Klein, tartışmanın kişisel ego ve hırs kaynaklı bir duruma dönüştüğünü ve Anna Freud’un adil davranmadığını sıkça vurguladı. İkili, yaşamları boyunca toplantılar ve dernek için bir araya gelse de asla tam anlamıyla barışmadılar.
Peki, kim haklıydı? Günümüzde çocuk psikanalizi, Anna Freud ve Melanie Klein’ın sentezinden oluşmaktadır. Klein, ruhsal yaşamın çok erken dönemlerde başladığını, bebeğin içsel nesnel temsilleri ve ilkel süperego yapılanmaları aracılığıyla yoğun kaygı ve suçluluk yaşayabileceğini öne sürerek psikanalizin gelişimsel sınırlarını genişletmiştir. Bu yaklaşım, özellikle Nesne İlişkileri kuramı ve çağdaş psikodinamik klinik uygulamalar açısından önemli bir etki yaratmıştır. Anna Freud ise ‘Ego Psikolojisi’ ile çevresel gerçekliğin düzenleyici rolünü ve çocukla çalışırken teknik ve etik sınırlara ihtiyaç duyulduğunu vurgulamış; bu yönüyle çağdaş çocuk psikanalizinin klinik çerçevesinin güvenli bir biçimde yapılandırılmasına katkı sağlamıştır. Bu nedenle, haklılık tek bir tarafta değil, psikanalitik kuramın gelişim sürecinde ortaya çıkan verimli bir kuramsal gerilim olarak ele alınmalıdır.


