Modern çağın en büyük ve en parlak vaadi özgürlüktü. Bu kusursuz özgürlüğün en somut kanıtı olarak insanlığın önüne tarihin hiçbir döneminde görülmemiş büyüklükte, sonsuz bir seçenekler menüsü sunuldu. Yenilecek yemeklerden izlenecek dizilere, kariyer yollarından yaşanacak şehirlere, hatta hayatın paylaşılacağı partnerlere kadar her şey, devasa bir açık büfenin parçası haline getirildi. Mantıksal olarak bakıldığında, seçeneklerin artması bireyin kendine en uygun olanı bulma ihtimalini yükseltmeli ve dolayısıyla mutluluğu artırmalıydı. Ne var ki, günümüz insanının içine düştüğü tablo bu matematiksel denklemi bütünüyle çürütüyor. Sonsuz seçenekler evreni, bireyi özgürleştirmek yerine onu görünmez zincirlerle bağlıyor ve modern psikolojinin “Tercih Paradoksu” olarak adlandırdığı o karanlık labirentin içine itiyor.
Bu labirentin ilk ve en belirgin aşaması “felç olma” durumudur. İnsan zihni, belirli bir sayıdaki değişkeni işlemek ve değerlendirmek üzere evrimleşmiştir. Seçenek sayısı makul bir seviyedeyken karar vermek kolay ve tatmin edicidir. Ancak bir market rafında elli farklı zeytinyağı, bir dijital platformda binlerce film veya bir mağazada yüzlerce tişört modeli belirdiğinde, zihin bu aşırı bilgi yüklemesi karşısında kısa devre yapar. Hangisinin daha iyi, hangisinin daha kârlı, hangisinin daha sağlıklı veya estetik olduğunu tartmaya çalışırken harcanan bilişsel enerji, insanı karar almaktan alıkoyar. Birey, en iyiyi bulma telaşıyla saatlerini harcar ve çoğu zaman hiçbir şey seçememenin verdiği bir tükenmişlikle olduğu yere yığılır. Öyle ki, her sabah tükenerek gittiği bir işte yıllarca kalmaya devam eden birini o masada tutan şey her zaman çaresizlik değildir; çoğu zaman, o devasa seçenek havuzundan yanlış olanı seçip yanılma korkusudur. “Ya yeni tercihim mevcuttan daha büyük bir hayal kırıklığı yaratırsa?” endişesi, insanı o alışılmış ve güvenli mutsuzluğuna sımsıkı sarılmaya mecbur bırakır. Seçenek ne kadar artarsa, eyleme geçme ve karar verme yetisi o kadar sekteye uğrar.
Diyelim ki bu felç hali bir şekilde aşıldı ve o zorlu karar verilerek bir tercih yapıldı. Asıl trajikomik süreç tam da bu noktada başlamaktadır. Yüzlerce alternatif arasından büyük bir titizlikle seçilen o şeyin bireye muazzam bir mutluluk vermesi beklenirken, ortaya çıkan duygu çoğunlukla buruk bir tatminsizliktir. Seçenek havuzu büyüdükçe, yapılan seçimden alınan doyum ters orantılı olarak düşmektedir. Bunun nedeni insan zihninin doğasında gizlidir. Seçim yapıldıktan hemen sonra, zihin ister istemez o an seçmediği diğer yüzlerce alternatife kayar. “Acaba diğerini alsaydım daha mı iyi olurdu?” sorusu, zihnin arka planında zehirli bir sarmaşık gibi büyür. Kişi, seçtiği şeyin kusurlarını deneyimlerken, seçmediği alternatiflerin “kusursuz” olduğunu hayal etme eğilimindedir. Hayal edilen bu idealize edilmiş alternatifler, kişinin elindeki gerçek ve iyi bir seçeneğin değerini acımasızca düşürür. Ortada hiçbir mantıklı sebep yokken bile, sadece o “seçilmeyenlerin” varlığı, hayal kırıklığı ve mutsuzluk yaratmak için yeterlidir.
Bu tatminsizliği besleyen en güçlü dinamiklerden biri, ekonomi biliminden psikolojiye geçmiş olan “fırsat maliyeti” kavramıdır. Hayatın her anında, bir şeyi seçmek aynı zamanda diğer şeyleri seçmemek, onlardan vazgeçmek anlamına gelir. Ancak modern dünyada vazgeçilenlerin sayısı o kadar fazladır ki, bu fırsat maliyeti bireyin yaptığı seçimden alacağı hazzı adeta gasp eder. Örneğin; bir cuma akşamı evde bilgisayar oyunu oynamayı seçen bir birey, sadece bir eylemi gerçekleştiriyor değildir. Aynı anda arkadaşlarıyla dışarıda kahve içmemeyi, yeni çıkan o popüler diziyi izlememeyi, bir konsere gitmemeyi veya partneriyle yemeğe çıkmamayı da seçmektedir. Zihin sürekli olarak dışarıda akıp giden ve kaçırılan diğer olasılıkları fısıldadığında, bireyin o an oynadığı oyundan keyif alması zorlaşır. Diğer seçeneklerin ağırlığı, kişinin anda kalmasını ve mevcut tercihinin tadını çıkarmasını engeller.
Bu durumu en çıplak ve somut haliyle gündelik bir kıyafet alışverişinde gözlemlemek mümkündür. Sıradan bir kot pantolon almak için mağazaya giren kişi, karşısında “dar kesim, bol kesim, yüksek bel, düşük bel, eskitilmiş, koyu mavi, açık mavi” gibi onlarca farklı varyasyon bulur. Bu kadar çok seçenek, saniyeler içinde karar yorgunluğuna ve zihinsel bir kaosa yol açar. Kabinlerde geçirilen kararsızlık süreleri uzadıkça, bireyin psikolojisi giderek daha fazla yıpranır. Daha da önemlisi, bu kadar çok seçenek sunulması beklentileri arşa çıkarır. Kişi, bu kadar çok alternatif varsa içlerinden birinin mutlaka “kusursuz” olması gerektiğine inanır. En sonunda, üzerine en iyi oturan, belki de yıllarca giyeceği o “en iyi” pantolonu satın alsa bile mağazadan mutlu ayrılamaz. Çünkü aklı denemediği diğer modellerde kalmıştır ve beklentisi o kadar yükselmiştir ki, elindeki gerçeklik hayallerindeki o “kusursuz pantolon” imgesiyle asla boy ölçüşemez.
Kıyafetler veya günlük küçük aktiviteler bir yana, bu paradoks insanın varoluşsal boyutlarını da derinden sarsmaktadır. İçinde yaşadığımız sonsuz seçenekler evreni, bireylerin kendi hayat hikayelerini sürekli olarak başkalarınınkiyle kıyaslamasına zemin hazırlar. Sosyal medyanın da etkisiyle görünür olan binlerce farklı yaşantı biçimi, insanın zihnine o tehlikeli soruyu kazır: “Başka bir şehre taşınsaydım, başka bir meslek seçseydim veya başka biriyle evlenseydim daha mı mutlu olurdum?” Bireyin yaptığı seçimler onu huzurlu, tatmin edici ve başarılı bir hayata getirmiş olsa dahi, zihin sürekli olarak yaşanmamış hayatların yasını tutar. Eldeki hayat ne kadar iyi olursa olsun, seçilmeyen yolların hayaleti anın neşesini gölgelemeye devam eder.
Tüm bunların en karanlık yüzü ise, sanayileşmiş ve bireyselleşmiş modern dünyanın insanın omuzlarına yüklediği o acımasız sorumluluktur. Geçmiş yüzyıllarda, seçeneklerin sınırlı olduğu dönemlerde, işler yolunda gitmediğinde suçlanacak dışsal faktörler vardı; kader, sistem, doğa veya şans suçlanabilirdi. Ancak bugünün dünyasında, önünüze serilmiş binlerce seçenek varken yanlış bir tercih yaparsanız, ya da yaptığınız tercihten tam anlamıyla tatmin olmazsanız, ortada suçlayabileceğiniz tek bir kişi kalır: Kendiniz. Sistem bireye durmaksızın şu mesajı verir: “Seçeneklerin vardı, daha iyisini bulabilirdin, daha iyisini yapabilirdin ama yapmadın.” Başarısızlığın, mutsuzluğun veya tatminsizliğin hiçbir mazeretinin kalmadığı, tüm faturanın bireyin kendi yetersizliğine kesildiği bu acımasız algı, ruhsal çöküşlerin bir numaralı mimarıdır. Günümüzde klinik depresyon vakalarının, kaygı bozukluklarının ve kronik mutsuzluğun bu denli artmasının temelinde, insanın kendi seçimleri altında ezilmesi ve “kusursuz olanı bulamadığı” için kendini suçlaması yatmaktadır.
Sonuç olarak modern insan; bolluk içinde bir yoksunluk, özgürlük içinde bir tutsaklık yaşamaktadır. Mükemmeli arama takıntısı ve kaçırılan fırsatların acısı, eldeki güzelliklerin değerini silip süpürmektedir. Belki de bu çağın en büyük devrimi, seçeneklerin sınırsızlığına sırt çevirip, “en mükemmel” olanı aramaktan vazgeçerek “yeterince iyi” olanla barışabilmekten; ve yapılmayan seçimlerin yasını tutmak yerine, seçilen yolda yürümeye cesaret edebilmekten geçmektedir.


