Hayatın en zor soruları çoğu zaman iki yanlış seçenek arasında sıkışmış gibi hissettirir. Beklemek mi, vazgeçmek mi?
Bir insanı, bir ilişkiyi, bir hayali, bir haberi, bir ihtimali… Hepimiz hayatımızın bir döneminde bir şeyleri bekleriz. Belki bir telefonun çalmasını, belki söylenmeyen bir cümlenin söylenmesini, belki de bir gün her şeyin anlam kazanmasını.
Beklemek, dışarıdan bakıldığında pasif bir eylem gibi görünür. Oysa insanın iç dünyasında en yorucu hareketlerden biridir. Çünkü beklemek, sadece zamanın geçmesini izlemek değildir. Beklemek; umudu taşımaktır. Belirsizliğe katlanmaktır. Bir ihtimalin peşinden gitmeye devam etmektir.
Belki de bu yüzden, bazen vazgeçmekten çok beklemek yorucu gelir. Çünkü beklerken hayat durmaz. Mevsimler değişir, insanlar değişir, biz değişiriz. Ama bazı bekleyişler sanki zamanın dışında kalır. Takvimler ilerler, günler geçer ama insanın içindeki bir köşe hâlâ aynı yerde beklemeye devam eder.
Ve ilginç olan şu ki, çoğu zaman neyi beklediğimizi bile tam olarak bilmeyiz. Gerçekten bir insanı mı bekleriz? Yoksa onun bir gün değişeceğine dair taşıdığımız umudu mu? Belki de hiç yaşanmamış bir ihtimali… Belki de yarım kalan hikâyenin tamamlanmasını…
Çünkü insan, bazen birini değil, o kişiyle hayal ettiği hayatı bekler. Birlikte gidilecek yerleri, yaşanacak anları, kurulacak cümleleri… Gerçekten yaşanmamış ama zihinde yüzlerce kez yaşanmış bir geleceği…
Bu yüzden bazı vedalar, olan biten yüzünden değil, hiç gerçekleşmeyen şeyler yüzünden can yakar. Bir insanı kaybetmek kadar, onunla yaşayacağını düşündüğün hayatı kaybetmek de acıtır.
İşte tam da bu yüzden vazgeçmek, sanıldığı kadar kolay değildir. Çünkü vazgeçmek bazen karşındaki insandan değil, kendi hayalinden vazgeçmektir. Ve insan, en çok kendi kurduğu hikâyeye sadık kalmak ister.
Belki de bu yüzden bazen açıkça bitmiş şeylerin başında nöbet tutarız. Bir mesaj gelir mi? Bir gün anlar mı? Bir gün değişir mi? Bir gün beni seçer mi? Sanki biraz daha sabredersek, biraz daha iyi olursak, biraz daha seversek hikâyenin yönü değişecekmiş gibi…
Ama bazen hayat, bizim sabrımızla değil, gerçeklikle ilerler. Ve gerçeklik her zaman umut kadar romantik değildir. Bazı insanlar geri dönmez. Bazı cümleler hiç söylenmez. Bazı soruların cevabı gelmez. Bazı ihtimaller ise sadece ihtimal olarak kalır.
İnsan bunu kabul etmekte zorlanır. Çünkü kabul etmek, vazgeçmek gibi hissettirir. Oysa kabul etmekle vazgeçmek aynı şey değildir. Vazgeçmek bazen sevgisizlik değildir. Bazen kendine duyulan saygıdır. Bazen sürekli açık bıraktığın kapıyı sessizce kapatmaktır. Bazen artık beklememeyi seçmektir.
Çünkü beklemek, insanı hayatta tutabilir. Ama bazen de hayatın dışında bırakabilir. Birini beklerken kaç fırsatı kaçırdık? Kaç yeni insanın kapısını kapattık? Kaç kez kendi hayatımızı erteledik? “Şimdilik böyle olsun, sonra yaşarım” diyerek kaç mevsimi yarım geçirdik?
Belki de insanı yoran, beklemek değildir. Beklerken kendinden uzaklaşmaktır. Kendi hayatını askıya almak, kendi ihtiyaçlarını ertelemek, kendi yolunu unutmak… Çünkü bazen fark etmeden hayatımızın merkezine bir insanı değil, bir ihtimali yerleştiririz. Ve o ihtimal gerçekleşmeyince, sadece bir kişiyi değil, kendimizi de kaybetmiş gibi hissederiz.
Oysa hayat, kimsenin gelişine bağlanamayacak kadar büyük bir şeydir. Ve belki de olgunluk; ne pahasına olursa olsun beklemekte değil, neyin artık gelmeyeceğini fark edebilecek cesareti gösterebilmektedir.
Çünkü bazı hikâyeler mücadele istediği için değil, bittiği için sessizleşir. Ve bazen bırakmak, kaybetmek anlamına gelmez. Bazen bırakmak, yeniden hareket etmektir.
Belki de asıl soru “Beklemeli miyim, vazgeçmeli miyim?” değildir. Belki de asıl soru şudur: Beklediğim şey gerçekten bana doğru mu geliyor? Yoksa ben, çoktan durmuş bir hikâyenin önünde, hâlâ kendimi bekletiyor muyum?


