Bazı dönemler vardır; sanki herkes bir yerlere yetişiyormuş gibi hissederiz. Birileri yeni bir işe başlamıştır, biri yüksek lisans kabulü almıştır, bir başkası dil öğreniyordur, sertifikalar topluyordur, networking etkinliklerine katılıyordur. Biz ise kendi odamızda, kendi yolumuzu anlamaya çalışırken başkalarının hızına bakıp içten içe geride kaldığımızı düşünürüz. Özellikle iş bulma ve kendini geliştirme süreci, insanın yalnızca kariyerini değil, benlik algısını da sorguladığı bir döneme dönüşebilir.
Aslında burada yaşanan şey yalnızca “kıskançlık” değildir. Psikolojide buna sosyal karşılaştırma denir. İnsan zihni, kendini anlamlandırabilmek için çoğu zaman başka insanları referans alır. Çünkü beynimiz belirsizlikten hoşlanmaz. Nerede olduğumuzu, ne kadar başarılı olduğumuzu, yeterli olup olmadığımızı ölçmek isteriz. Ve bunu çoğu zaman kendi içimize bakarak değil, başkalarının hayatlarına bakarak yaparız.
Başkalarının Hayatı Neden Bu Kadar Etkiliyor?
Çünkü modern dünya bize sürekli bir vitrin gösteriyor. Özellikle sosyal medya ve profesyonel platformlar, insanların hayatlarının yalnızca “parlayan” taraflarını görünür kılıyor. Kimse reddedildiği iş başvurularını paylaşmıyor. Kimse saatlerce süren kaygı krizlerini, başarısızlık korkusunu ya da kendini yetersiz hissettiği geceleri göstermiyor. Biz ise yalnızca sonucu görüyoruz: başarıyı.
Bir süre sonra insanın zihni sessizce şu cümleyi kurmaya başlıyor: “Demek ki herkes yapabiliyor. Sorun bende.” Oysa herkesin hayat ritmi, imkânları, psikolojik dayanıklılığı ve hikâyesi birbirinden farklıdır. Aynı yaşta olmak, aynı noktada olmak zorundaymışız gibi hissettiren şey ise biraz toplumun başarı anlayışı, biraz da çağın hız takıntısıdır.
Kendini Geliştirme Bazen Neden Yorucu Hissettiriyor?
Çünkü bir noktadan sonra gelişmek için değil, geri kalmamak için çabalamaya başlıyoruz. Yeni bir dil öğrenmek, bir eğitime katılmak ya da yeni beceriler edinmek elbette çok değerli. Fakat bunlar insanın kendi isteğinden çok “yetersiz görünmemek” adına yapılmaya başladığında süreç besleyici olmaktan çıkıp tüketici hale geliyor. İnsan bazen gerçekten ne istediğini bile unutuyor. Çünkü sürekli dışarıdan gelen “daha fazlasını yapmalısın” mesajına maruz kalıyor.
Ve bu noktada kişi kendi yolculuğunu yaşamayı bırakıp görünmez bir yarışın içine giriyor. Oysa her yarış kazanılmak zorunda değildir. Hatta bazı yarışlar hiç bize ait değildir.
Kıyasın Sessiz Zararı
Sürekli başkalarıyla kıyaslanmak ya da kendini kıyaslamak, zamanla insanın öz değer algısını zedeleyebilir. Çünkü zihnimiz tarafsız çalışmaz. Genellikle kendimizin eksik taraflarını, başkalarının ise güçlü taraflarını karşılaştırırız. Bu da gerçekçi olmayan bir denklem yaratır.
Bir başkasının başarısını görmek bazen ilham vermez; aksine insanın kendi emeğini değersiz hissettirebilir. Özellikle uzun süredir iş arayan ya da ne yapmak istediğini bulmaya çalışan kişiler için bu süreç oldukça yıpratıcı olabilir. İnsan yalnızca başarısız hissetmez; aynı zamanda geç kalmış hisseder.
Fakat hayat doğrusal ilerleyen bir çizgi değildir. Herkesin “zamanı” farklıdır. Bazı insanlar çok erken başlar, bazıları geç açılır. Bazıları ne istediğini yirmili yaşlarında bulur, bazıları otuzlarında bile hâlâ arıyordur. Bu bir eksiklik değil, insan olmanın doğal bir parçasıdır.
Peki Bunu Yapmamayı Nasıl Öğrenebiliriz?
Belki de ilk adım, zihnimizin sürekli dışarıya dönük olan dikkatini biraz içeri çevirmektir. Kendimize şu soruyu sormak: “Ben gerçekten ne istiyorum?” Çünkü çoğu zaman kaygımızın sebebi başarısız olmak değil; başkalarının gerisinde kalmış gibi hissetmektir.
Kendi yoluna odaklanan insanın sesi daha sakin olur. Çünkü artık yaptığı şeyi kanıtlamak için değil, anlam bulmak için yapıyordur. Bu da insanı hem psikolojik olarak daha dayanıklı hem de daha üretken hale getirir.
Bir başkasının hayatı sana ilham verebilir ama senin hayatının ölçüsü olmak zorunda değildir. Belki de insanın en büyük gelişimi, sürekli daha fazlası olmaya çalışmayı bırakıp kendi ritmini kabul ettiği yerde başlıyordur.
Ve belki de en yorucu şey başarısız olmak değil; sürekli birilerine yetişmeye çalışmaktır. Çünkü insan, başkasının hızına baktıkça kendi sesini duyamaz hale gelir. Oysa hayat bir yarış pisti değil, herkesin başka bir yönde yürüdüğü uzun bir yol gibidir.
Bazı insanlar erken çiçek açar, bazıları geç. Ama geç açan bir çiçek, eksik açmış sayılmaz. Bir gün dönüp baktığımızda hatırlayacağımız şey; kimden daha hızlı ilerlediğimiz değil, bütün o karmaşanın içinde kendimizi ne kadar koruyabildiğimiz olacak. Çünkü gerçek mesele bir yerlere varmak değil, o yolda kendini kaybetmeden yürüyebilmektir.


