Hayatımız boyunca sadece başkalarıyla değil, kendimizle de ilişki kurarız. Yaşam boyunca sürekli bir yerden bir yere varmaya çalışırken, bu ilişkide zaman zaman kendimize yakın, zaman zaman ise uzak oluruz. Çoğumuz, olduğumuz ve olmamız gereken benliğimiz arasında bir denge kurmaya çalışır. Bu denge zaman zaman şaşar ve belki uzunca süre yerine gelmesi çok zor olur. Peki, olduğumuz benliği biz oluştururken, denge sağlamamızı zorlaştıran, olmamız gereken benliğimizi kim oluşturuyor?
Toplum içinde kabul görmek, kendimizi var etmenin temel ihtiyaçlarımızdan biridir. Tıpkı su içmek veya uyumak gibi. Bu yüzden insanlar bazen oldukları kişiyi değil, olması gereken kişiyi dışarıya gösterirler. Bir süre sonra bu bir alışkanlık haline gelir. Kimimiz sürekli güçlü görünmeye çabalarız çünkü zayıf olmak bizim için tehlikelidir. Kimimiz herkesi mutlu etmeye çalışırız çünkü reddedilmek korkutucudur. Kimimiz ise yakın olmaktan kaçınırız çünkü incineceğimiz inancına sahibizdir. Ancak bunların her birinde biz, bizizdir. Toplum bizden ne kadar olmamız gerekeni beklese de mutluluğumuz gerçek benliğimizdedir.
Jung, toplum içinde büründüğümüz kimliği “persona” kavramıyla açıklar. Bu kavrama göre insan, toplum içinde farklı roller üstlenir. Arkadaşlarıyla ve ailesiyle olduğunda her biri için farklı birine bürünebilir. Bu kabul edilebilir bir durumdur, ta ki bu personalar gerçekliği ele geçirene kadar. Gerçeklik ele geçirildiğinde, insan kendinden uzaklaşmaya başlar. Bugün yaşadığımız içsel yorgunlukların temelinde bu durum yatar. Ekranlarda, sokakta, okulda ve işte gördüğümüz her zaman gülen ve sorunsuz olan yüzler, bizi iyi görünmeye ve mutlu olma baskısına iter. Bu baskı zamanla bizi yormaya başlar çünkü olmadığımız biri gibi olmaya çalışırken büyük bir zihinsel enerji harcarız. Farkında olmadan içine sıkıştığımız roller, bizi bir “daire” iken “dikdörtgen” haline getirebilir ve belki de dikdörtgenin sivri uçları, insanlara gerçekten bize ait olmayan bir şeyi gösteriyor olabilir. Oysa belki de biz sadece olduğumuz gibi kabul edilmeyi istiyoruzdur. Tam da bu noktada kendimize gerçekten yakın olmanın, roller veya maskeler olmadan, var olduğumuz bizden geçtiğini söyleyebiliriz.
Doğamız gereği çevremizden bir kabul bekleriz. Kabul görme ihtiyacımızın karşılanmasını isteriz. İnsanlar bizi iyiyken kabul ettiği gibi olumsuzluklarımızda da kabul etsin isteriz; bu sayede kendimizi daha kolay var edebilir ve daha iyi hissedebiliriz. Oysa iyi olmak, insanın kendine yaklaşmasından ve kendini kabul etmesinden geçer.
Son zamanlarda içinde bulunduğumuz şartlar, kendimizi -olduğumuz benliğimizle- kabul etmektense daha iyisi ve daha fazlası için çabalamamızı söylüyor gibi. Belki de hayatın en zor ama en önemli noktalarından biri de “kendini değiştirmeye çalışmadan önce kendimizi görebilmektir.”
Sonuç olarak, bize hep daha iyi olmanın ve bunun için daha çok çabalamanın bahsedildiği bu hayatın içerisinde, olduğumuz benliğimizle var olmak bizi, bize yakınlaştırır. Güçlü görünmeye çalışırken yaşadığımız ve herkesten saklamamız gerektiğini düşündüğümüz zayıflıklar, geleceğimizle ilgili kaygı duyarken her şeyi bir garantisi varmışçasına yaşamaya çabalamak, arkadaşımıza kırgınken her şey yolunda gibi davranmak, sandığımızın ve bize dayatılanın aksine bize bir madalya kazandırmaz. Hayatımız sadece bizim ve hep bize ait olacak. Onun içerisindeyken olduğumuz benliği rafa kaldırıp, olmamız gerektiğini düşündüğümüz benliğimizi ortaya koymaya çalışırken bile en sonunda dönüp dolaşıp geleceğimiz yer yine olduğumuz bizdir.


