Cuma, Mayıs 15, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Aşağılık Kompleksi Nedir? Nasıl Oluşur?

Kişinin kendini özellikle bazı yönlerden diğer bireylerden daha aşağı ve kötü durumda hissetmesine yol açan aşağılık kompleksi, hayatımızın akışını kökünden değiştirme özelliği taşır. Çünkü aşağılık kompleksi, bir nevi kişinin içinde bulunduğu hissiyatı ve vaziyeti hiçbir koşulda değiştiremeyeceğine dair inancından doğar.

“Aşağılık kompleksi, bir insanın yeteri kadar uyum sağlayamadığı veya kendisiyle başa çıkabilmek için hazırlıklı olmadığı bir zorluk karşısında ortaya çıkar ve o insanın bu problemi çözmeye muktedir olmadığına olan inancını ifade eder.”

Aşağılık kompleksinin insanın bünyesinde uyandırdığı duygular, onu problemin asıl çözümünü aramak yerine üstünlük hissiyatını tekrar hissetmeye çalışmasına iter. En azından her sorunun en basit çözümünü arayan ilkel insan beyni, ilk etapta böyle düşünür ve böyle hareket eder. İnsan, hissettiği değersizlik ve küçüklük duygusundan kaçmak için, o duygunun kaynağına inmek yerine yüzeysel ve geçici çözümler arar.

“O, kendini zayıf hissettiğinde, kendini güçlü hissedebileceği durumlara yönelir. Daha güçlü, daha becerikli olmaya çalışmaz; kendi gözünde daha güçlü görünmeye çalışır. Kendini kandırma çabasında sadece kısmi bir başarıya ulaşacaktır.”

İş hayatında problemlerle başa çıkamayan bir insan, ev hayatında rahatsız edici davranışlara yönelerek kendi öz değerini koruduğu yanılgısına kapılacaktır. Sosyal ilişkilerinde çok daha ince eleyip sık dokumaya başlayacak, diğer insanların da onu değersiz gördüğüne dair paranoid düşünceler geliştirmeye başlayacaktır. Çünkü biz, kendimizi başkalarının gözünden değerlendirmeyiz. Kendimizi kendi bakış açımızdan değerlendiririz. Ve kendimizin değersiz olduğuna inandığımız noktalarda, diğer insanların da bizi değersiz gördüğünü düşünmemiz kaçınılmazdır. Bu sebeple, değerli ve önemli bir konumda olduğumuz illüzyonunu zihnimizde devam ettirdiğimiz sürece, derinlerden gelen aşağılık kompleksini yok ettiğimizi sanarız.

“Sanki diğerlerinden üstünmüş gibi davranan herkeste büyük çabalarla gizlenmeye çalışılan bir aşağılık duygusu olduğunu tahmin edebiliriz. Bu, sanki bir insanın kendisinin çok küçük olduğundan korktuğu için parmak uçlarında yürümesi gibidir. Bazen bu davranışı, özellikle boylarını ölçen çocuklarda gözlemleriz. Küçük olduğundan korkan çocuk, kendini uzattıkça uzatır ve çok dik durur; olduğundan büyük görünmeye çabalar.”

Aslında öyle gözükse bile, diğerlerinden üstün olmak değildir amacımız. O kadar karmaşık bir yola girmekten çekinir her insan. Amacımız yalnızca diğerlerinden üstün gözükmektir. İnsanların çoğu, yüzeyde üstün gözükmekten yeterince tatmin olur. İnsanın kendisini gerçekten geliştirip, dönüştürerek kendi bulunduğu konumdan daha yukarısına çıkması zor ve karmaşık bir iştir. Ancak bunu yapmadığımız sürece içimizdeki bir ses, bize ne kadar yetersiz olduğumuzu fısıldayarak özgüvenimizi darmadağın edecek ve dünyadaki varlığımızı tehlikeye sokacaktır. Her insanda aşağılık kompleksi mutlaka yer etmektedir.

“Belli bir dereceye kadar hepimizde aşağılık duygusu vardır; çünkü hepimiz daha da iyileştirmeyi arzuladığımız konumlarda bulunuruz. Eğer cesaretimizi korumuşsak, bu duygudan sadece gerçeğe uygun ve tatmin edici bir şekilde, yani durumu daha iyiye götürmekle kurtulmaya çalışırız.”

Hiçbir insan bu yetersizlik hissine uzun süre dayanamaz ve çözüm yolları bulmaya yönelir. Adler’in bahsettiği “değişim cesareti”‘ni kaybetmiş insanlar ise durumu ve koşulları istediği yöne çekebileceğine inanmaz. Umudunu çoktan yitirmiştir ve kendine, dünyaya ait hiçbir şeyin daha iyi olmayacağına inanmaktadır. İşte bu insanlar, hissettikleri o kötücül duygudan kurtulmak için daha sağlıksız savunma mekanizmalarına yönelirler.

“Onun amacı, hala zorluklarla başa çıkmaktır, ama o engelleri aşmak yerine kendisini üstün hissedinceye dek kendi kafasını bulandırmayı, kendini sarhoş etmeyi deneyecektir. Bu arada, aşağılık duyguları birikmeye devam edecektir, çünkü onu meydana getiren durum değişmeden devam etmektedir.”

Bizi üstünlük hissetmeye iten durumları iyileştirmediğimiz ve düzeltmediğimiz sürece yarattığımız her “üstünlük” illüzyonu, bizi içinde bulunduğumuz yetersizlik çukurunda daha da dibe itecektir. Biz ağlarız, bağırırız, yakınlarımızı manipüle ederiz, hissettiğimiz yetersizlik hissini diğer insanların üzerinde nüfuza sahip olarak yok etmeye çalışırız, dikkat çekmeye çalışırız, sansasyonellik yaratırız, travmalarımızın bizi yönlendirmelerine izin veririz. Sevgi eksikliği çekmişsek bunu iyileştirmek yerine sevgiye ihtiyacımız olmadığı illüzyonunu yaratırız. Güvenimiz kırılmışsa bir daha kimseye, hiçbir koşulda güvenemeyecekmişiz gibi davranırız. Annemiz bizimle biraz daha ilgilensin diye ağlarız. Okulda öğretmenimiz bizi görsün diye sınavlardan düşük alırız. Kendimizi değersiz gördüğümüz için romantik ilişkimizde değersiz olduğumuzu kanıtlayacak gerçekdışı sebepler arar ve o ilişkiyi eninde sonunda terk edileceğimize inandığımız için bitiririz. Hedefimiz aşağılık duygusundan birazcık olsun uzaklaşmak ve kendimizi üstün hissedebilmekse, hedefe giden her yolu makbul görürüz. İnsanlara yalanlar söyleriz. Üstün olmak amacıyla sevgiden ve sevginin bağımlılığından uzak durmak üzere yetiştiririz kendimizi.

Ne yaparsak yapalım, travmalarımızı ve yaralarımızı kökten iyileştiremediğimiz, kendimize ve yaşama olan sağlıksız bakış açımızı değiştiremediğimiz sürece kendimizi yetersiz hissetmeye mahkumuz. Bir hayalde sürüklenip dururuz; sanarız ki yakınlarımız bize ilgi gösterdiğinde, çevremizdekiler bizi üstün gördüğünde eskisi gibi yetersiz olmaktan çıkarız. Ne acı ki, bir gün o insanların ilgisini kaybettiğimizde ve hipnoz sona erdiğinde, yetersizliğimiz gece yanan bir sokak lambası gibi apaçık ortaya çıkacaktır. Yetersizlik hissini yenmenin tek yolu; insanın kendisini günahıyla sevabıyla olduğu haliyle kabul etmesi ve her gün uyandığında insanlara göstermek için değil; ancak kendisini geliştirmek ve yükselmek için çabalamasıdır. Tek rakibimiz kendimizdir. Ve tek rakibimizi koşulsuzca sevmeli; onu yüceltmeli ve dönüştürmeliyiz.

Kaynakça: Alfred Adler – Ne İçin Yaşıyoruz?

Pelin Özbilgin
Pelin Özbilgin
Ben Psikolog Pelin Özbilgin. 25 yaşındayım. Bilkent Üniversitesi Psikoloji bölümünü bitirdim. Küçük yaşlardan itibaren psikoloji ve edebiyata olan tutkum sebebiyle yazarlık kariyerimi bunun üzerine yoğunlaştırdım. Bitirme tezimi kaçırma anksiyetesi ve öğrencilerin akademik başarısı üzerine yazdım. 6 senedir Wannart’ta yazılarımı yayımladığım ve ilk defa birçok okuyucuya ulaşmamı sağlayan bir blogum var. Yazı konularım arasında psikoloji, filmler, mitoloji, romanlar, romantik ilişkiler ve toplumsal olaylar yer almakta. Farklı gönüllülük projeleri kapsamında dergilerde ve sosyal medya platformlarında yazılarımı yayımlamaya ve olabildiğince fazla insana sesimi duyurmaya devam ediyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar