Boşluk hissi ve beraberinde getirdiği hissizleşme, modern yaşamın en sessiz, en derinden ilerleyen ama belki de en yaygın deneyimlerinden biri haline geldi. Birçok insan bu durumu tarif ederken benzer cümlelerin arkasına sığınır: “Sanki artık hiçbir şey hissedemiyorum, ne mutluyum ne mutsuz” ya da “Her şey artık anlamsız geliyor” gibi ifadeler kullanır. Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda gibidir; işe gidilir, sınavlara girilir, sosyal ortamlarda gülümsenir. Ancak içeride derin bir kopukluk ya da donukluk hâkimdir. Kişi, adeta kendi hayatının başrolü değil de, bir koltuğuna oturmuş kendi yaşamını izleyen bir seyirci gibidir.
Bu durum toplumda oldukça yaygındır ve çoğu zaman yanlış anlaşılır. Genellikle yoğun öfke, kayıp, yas, derin keder ya da şiddetli kaygı “psikolojik bir sorun” olarak kabul edilirken; “hiçbir şey hissetmemek” bir sorun değilmiş gibi algılanabilir. Oysa duygu felci diyebileceğimiz bu hal, en az diğerleri kadar ciddidir. Çünkü duygular, sadece bize acı ya da haz veren geçici belirtiler değildir; aynı zamanda bedenimize ve zihnimize yön veren içimizdeki pusulalardır. Ne istediğimizi, neyin bizim için hayati olduğunu, sınırımızın nerede ihlal edildiğini bu duygular sayesinde anlarız. Hissizleşme ise bu pusulanın iğnesinin kırılması, kişinin uçsuz bucaksız bir okyanusta yönsüz kalması gibidir. Kişi kendini çıkmazda hisseder ve depresyonda olduğunu düşünebilir.
Bir Savunma Mekanizması Olarak “Uyuşma”
Psikolojik perspektiften baktığımızda, hissizleşme aslında zihnin bize uyguladığı bir hayatta kalma stratejisidir. Buna savunma mekanizmaları denir. Zihin; aşırı stres, ağır travmalar, işlenmemiş yaslar veya taşınması zor hale gelen duygusal yükler altında ezildiğinde, beyin bedeni korumak adına sigortaları kapatmış diyebiliriz. Nasıl ki fiziksel bir yaralanmada vücut şoka girerek o bölgeyi uyuşturuyor ve acıyı hissetmemizi engelleyerek hayatta kalmamızı sağlıyorsa, psikolojik uyuşma da benzer bir işlev görür. Bu durum, özellikle uzun süre duygularını bastırmak zorunda kalan, her koşulda “güçlü görünme” baskısı altında yaşayan veya duygularını yaşamasına izin verilmeyen bireylerde bir savunma mekanizması olarak ortaya çıkar.
Boşluk hissi ise işin daha varoluşsal bir boyutunu temsil eder. Kişi hayatında bir anlam, özgün bir amaç ya da tutarlı bir yön bulmakta zorlandığında bu kara delik büyümeye başlar. Sürekli tüketime, bitmek bilmeyen bir üretim hızına ve “ideal biri olma” çabasına odaklanan bu sistemde, insanın kendi iç dünyasıyla bağını koparması kaçınılmazdır. Sosyal medyanın yarattığı olağan dışı mükemmellik, sürekli kendimizi başkalarıyla kıyaslama mecburiyeti ve hızla akıp giden yüzeysel ilişkiler, içimizdeki o boşluk hissini daha da derinleştirir.
Yeniden Bağ Kurmak Mümkün Mü?
Doğrusunu söylemek gerekirse; boşluk hissi ve hissizleşme sonsuz değildir. Bu durumlar aslında ruhun bize gönderdiği sessiz yardım çağrılarıdır. Zihnimiz bize, “Bir şeyler yolunda gitmiyor, yavaşla ve içeriye, yani duygularına dön bir bak” demektedir. Peki, bu içsel pusulayı yeniden nasıl tamir edebiliriz?
- Farkındalık ve Kabul: Hissizleştiğinizi fark etmek, iyileşmenin yarısıdır. Kendinize dürüstçe “Şu an ne hissediyorum?” diye sormak, cevap “koca bir hiçlik” olsa bile o hiçliği gözlemlemek, şimdiki anla bağ kurmanızı sağlar ve duygularınızın farkına varmanızı kolaylaştırır.
- Bedensel Temas: Hissizleşme zihinde başlasa da bedende de devam eder. Basit bir yürüyüş, doğru nefes egzersizleri veya toprağa basmak, sizi zihnin yarattığı duygusal boşluktan ve hissizleşme düşüncesinden çıkarıp ana geri getirir. Beden her zaman şimdidedir; zihin ise her yerdedir. Burada amaç zihin-beden uyumunu yakalamaktır.
- Küçük Anlamlar Bulmak: Hayatın anlamını büyük başarılarda aramaya gerek yok. Bazen bir fincan kahvenin kokusunda, bir dostun ses tonunda ya da sevdiğiniz bir şarkının sözlerinde saklıdır anlam. Küçük anlara verdiğimiz değer, büyük boşlukları dolduran en güçlü parçadır.
Eğer bu durum hayatınızdaki işlevselliği bozacak kadar uzun sürüyorsa, profesyonel bir destek almak en önemli adımdır elbette. Bir psikolog eşliğinde bu hissizliğin ve boşluğun altındaki nedenleri derinlemesine aralamak, bastırılmış duygularla güvenli bir alanla yeniden tanışmanıza yardımcı olur.
Son olarak, ben Deniz İlkay Pepe, sözlerimi şu cümlelerle bitirmek isterim: Hissizleşmek, duyguların tamamen kaybolduğu anlamına gelmez. Duygularımız her zaman bizimledir; fakat o an ne hissettiğimizi anlamlandıramıyor olabiliriz. Ancak doğru yollarla, o duygularla yeniden bağlantı kurabiliriz. Unutmayın ki boşluk hissi de, hissizleşme de insan olmanın bir parçasıdır. Belki de bu deneyimler, kendi içimize dönmemiz, yavaşlamamız ve gerçekten neye ihtiyacımız olduğunu fark etmemiz için bir çağrıdır.


