Çarşamba, Mayıs 20, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Gördüğünü Tekrar Eden Zihinler

Son dönemde eğitim ortamlarında genç bireylerin öğretmenlerine ya da akranlarına yönelik olumsuz davranışları, artık sadece “anlık öfke patlamaları” ile açıklanamayacak kadar ciddi bir hâl almıştır. Bu yazının amacı, şiddeti anlamaya çalışırken onu mazur göstermek değil, tam tersine önlenebilmesi için görmezden gelinen katmanları ortaya çıkarmaktır. Şiddetin hiçbir bahanesi yoktur; ancak körleşen bir tepkiyi ancak kaynaklarını görerek durdurabiliriz. Unutmayalım ki; bir yangını sadece aleviyle değil, yakıtını kurutarak söndürebiliriz.

Şiddet bir başlangıç değil, bir sonuçtur. Fakat bu sonuç, asla bireyin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Sorulması gereken soru şudur: Bir genç, kendini ifade etmek için neden şiddeti bir araç olarak kullanır? Bu soruyu sormak, şiddeti haklı çıkarmak değil; aynı şeyin tekrar etmesini engellemeye çalışmaktır. Burada kritik olan ayrım şudur: Anlamak ile affetmek aynı şey değildir. Bir eylemin kökenini anlamak, o eylemin sonuçlarını ortadan kaldırmaz; ancak bir daha yaşanmaması için neyi değiştirmemiz gerektiğini söyler.

Gelişimsel açıdan bakıldığında, ergenlik dönemi dürtü kontrolünün tam gelişmediği, kimlik arayışının yoğunlaştığı ve akran etkisinin arttığı bir süreçtir. Beynin ön lobu (prefrontal korteks) – yani planlama, engelleme ve sonuç değerlendirme merkezi – yaklaşık 25 yaşına kadar tam olarak olgunlaşmaz. Bu nörobiyolojik gerçek, ergenlerin yetişkinlere kıyasla daha dürtüsel olabileceğini gösterir. Ancak bu dönemsel özellikler, şiddet davranışını açıklamaz; sadece bağlamı anlamamıza yardımcı olur. Her birey aynı dönemden geçerken neden şiddete başvurmaz? İşte asıl soru budur. Çünkü beynin sinapsları sadece biyolojiyle değil, çevrenin sunduğu modellerle de şekillenir. Bir genç ne kadar çok şiddet izlerse, beyin yolları bu rotayı o kadar hızlı ve otomatik hale getirir ve bu olguyu normalleştirir.

Bu noktada dijital ortamlar güçlü bir belirleyici haline gelmiştir. Sosyal medyada şiddetin görünür olması, bazı davranışların “güç” ya da “doğru tepki” olarak sunulması, eleştirel düşünme becerileri henüz gelişmemiş gençler üzerinde etkili olabilmektedir. Ancak bu tespiti bir katman daha derinleştirelim: Dijital platformlar sadece şiddeti göstermekle kalmaz, aynı zamanda onu ödüllendirir. İzlenme, beğeni, yorum ve takipçi kazanma mekanizmaları; bir kavganın, bir aşağılamanın ya da bir zarar anının ne kadar hızlı yayıldığını ve alkışlandığını gösterir. Bu bir savunma değil, bir tespittir. Bir genç gördüğünü tekrar ediyorsa, bu onun suçsuz olduğu anlamına gelmez; aksine, ona sunulan modelin ne kadar tehlikeli olduğunu gösterir. Albert Bandura’nın Bobo Doll bebek deneyi, 60 yıl önce bize gösterdi ki: bir çocuk bir yetişkinin bir bebeğe vurduğunu izlediğinde sadece vurma eylemini değil, vurmanın kabul edilebilir bir davranış olduğunu da öğrenir.

Normalleşme kavramı da burada devreye girer. Tekrar eden her davranış zamanla olağanlaşır. Şiddet sürekli maruz kalınan bir içerik haline geldiğinde, istisnai olmaktan çıkar. Ancak bu normalleşme, şiddeti kabul edilebilir kılmaz; onu daha da tehlikeli hâle getirir çünkü tepkisizleşiriz. Tepkisizleşmek, bir toplumun en sessiz çöküşüdür. “Zaten herkes yapıyor”, “Dayak yemeyen adam olmaz” gibi söylemler, işte bu tepkisizliğin dilidir. Oysa sağlıklı bir toplumda şiddet, toplumsal bir alarm zili gibidir; duyulduğunda herkes irkilir. Alarmın sürekli çalması, onu arka plan gürültüsüne dönüştürür ve asıl tehlike anında fark edemeyiz.

Denetim ve sınır koyma mekanizmalarındaki zayıflıklar da bu süreci besler. Aile içi iletişimdeki kopukluklar, tutarsız disiplin yaklaşımları, okullarda psikososyal destek sistemlerinin yetersizliği, güvenlik sorunları… Bunlar genci mazur gösteren değil, toplum olarak nerede yanlış yaptığımızı sorgulamamızı sağlayan verilerdir. Özellikle tutarsız disiplin üzerinde duralım: Bir davranışa bazen “çok kötü” deyip ağır ceza verip bazen tamamen görmezden gelmek; bir çocuğun zihninde kaostan başka bir şey yaratmaz. Sınır; bir duvar değil, bir omurgadır. Omurgası olmayan beden nasıl ayakta duramazsa, net sınırları olmayan bir çocuk da öfkesini sınırlayamaz.

Peki, bu davranışlar gerçekten bir anda mı ortaya çıkar? Çoğu zaman hayır. Öfke kontrolünde güçlük, empati eksikliği, kurallara karşı direnç gibi sinyaller önceden kendini gösterir. Ancak bu işaretler “büyür geçer” diye göz ardı edilir. Erken müdahale şansı kaçar. Bu da şiddeti haklı çıkarmaz ama önlenebilir olduğunu gösterir. Müdahale dendiğinde akla sadece ceza gelmemelidir. Gerçek müdahale, şu üç soruyu birlikte sormaktır: Ne oldu?, Neden oldu? ve Bir daha olmaması için ne yapılmalı? İlk iki soruyu atlayıp sadece ceza veren sistemler, sorunu bastırır ama çözmez. Bastırılmış her öfke, daha büyük bir patlamayla geri döner.

Çünkü bir birey, neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenemezse, gördüğünü tekrar eder ve bu tekrar, bir davranış değil; görülmemiş bir uyarıdır. Bu uyarıyı görmezden gelen her yetişkin, farkında olmadan bir sonraki şiddet anının mimarı olur. Sorumluluk sadece gençlerin değil, onları izleyen, eğiten, yöneten ve sessiz kalan herkesindir.

Doğan Cüceloğlu’nun dediği gibi: “Mükemmel değil, merhametli çocuklar yetiştirin.” Merhamet, zayıflık değil; şiddetin en eski panzehiridir. Çünkü merhametli olan, gördüğünü değil, anladığını tekrar eder.

Fatmagül Yay
Fatmagül Yay
Çocuk gelişimci ve yazar Fatmagül YAY, çocuk gelişimi alanında akademik ve saha temelli çalışmalar yürütmektedir. Önlisans eğitimini üniversite birincisi olarak tamamladıktan sonra Dikey Geçiş Sınavı (DGS) ile lisans eğitimine devam etmiş ve eğitim sürecini üstün başarıyla tamamlamıştır. Özel eğitim, anaokulu, hastane ve rehabilitasyon alanlarında aktif olarak görev alarak çocukların gelişim süreçlerini farklı yönleriyle gözlemleme fırsatı bulmuştur. Çocuk gelişimi, davranış, aile ve psikoloji alanlarında bildiriler sunmuş, araştırma projelerinde yer almış ve çeşitli bilimsel makaleler yayımlamıştır. Bilimsel bilgiyi saha deneyimiyle birleştirerek çocukların bireysel farklılıklarını merkeze alan çalışmalar yürütmektedir. Fatmagül YAY; çocukların gelişim yolculuğunda onları anlamanın, doğru rehberlik ve empatik bir bakış açısıyla mümkün olduğuna inanmakta, bu doğrultuda akademik üretimlerini ve çalışmalarını sürdürmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar