Çarşamba, Mayıs 6, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Başkasının Ritminde Yaşamak: Performans Çağında Benliğin Dağılması

Günümüz insanı için zaman, artık yalnızca içinde yaşanan bir akış değil; ölçülen, planlanan, karşılaştırılan ve sergilenen bir performans alanıdır. Sabah kaçta uyanıldığı, günün ne kadar verimli geçirildiği, neyin başarı olarak tanımlandığı ve hatta nasıl dinlenildiği bile görünür olmalıdır. Yaşantının kendisinden çok, yaşantının anlatılabilir ve onaylanabilir hâli önem kazanmıştır. Bu nedenle çağımız, yalnızca hız çağı değil; aynı zamanda hikâyelerin rekabet ettiği bir dönemdir.

Filozof Byung-Chul Han, bu durumu “performans toplumu” kavramıyla açıklar. Ona göre modern birey artık dışsal bir otorite tarafından zorlanan bir özne değil; kendi kendini sürekli optimize etmeye çalışan, sınırlarını yine kendisi aşmaya zorlayan bir faildir. Başarı, üretkenlik ve görünürlük, kişinin değerini belirleyen temel ölçütlere dönüşür. Bu bağlamda yorgunluk bile anlamını değiştirir. Yorulmak kabul edilebilir hâle gelir, ancak yalnızca bir amaca hizmet ediyorsa. Amaçsız yorgunluk, duraksama ya da yavaşlama ise neredeyse suçluluk duygusuyla eşleşir.

Zamanla kurulan bu ilişki, bireyin kendisiyle kurduğu bağın da belirleyicisi olur. Kendi iç ritmimizi dinlemek yerine, dış dünyanın temposuna uyum sağlamaya çalışırız. Sosyal medya, bu sürecin en güçlü aynalarından biridir. Başkalarının hayatlarına dair seçilmiş anlar, başarı öyküleri, iyileşme anlatıları ve “iyi hissetme” performansları, farkında olmadan karşılaştırma zeminleri yaratır. Oysa her iyileşme çizgisi, her hız ve her hikâye evrensel değildir. Herkes için geçerli tek bir zamanlama yoktur.

Terapötik alanda sıkça karşılaşılan bir ifade vardır:

“Yetişemiyorum ama durmam da gerekmiyor gibi hissediyorum.”

Bu cümle, bireysel bir yetersizlikten çok, kolektif bir baskının içselleştirilmiş hâlini yansıtır. Kişi, neye geç kaldığını net olarak bilmez; ancak sürekli bir eksiklik hissiyle yaşar. Bu durum, zamanla tükenmişlik, değersizlik ve kronik kaygı hâline dönüşebilir. Çünkü birey, yalnızca yapmakla değil, yapıyor gibi görünmekle de yükümlü hisseder.

Psikoloji literatüründe tükenmişlik, çoğunlukla aşırı iş yüküyle ilişkilendirilse de, son yıllarda yapılan çalışmalar duygusal tükenmenin temelinde kontrolsüz hızlanma ve sınır ihlali olduğunu göstermektedir. Kişi yalnızca fiziksel olarak değil; zihinsel ve duygusal olarak da sürekli “erişilebilir” hâlde kalmak zorunda hisseder. Bildirimler, beklentiler ve görünür olma baskısı, dinlenme alanlarını daraltır. Dinlenmek bile çoğu zaman üretkenliğin bir uzantısı hâline gelir.

Bu noktada “her hikâye senin değil” cümlesi, yalnızca bir farkındalık değil; psikolojik bir koruma alanı sunar. Başkalarının hızına, iyileşme biçimine ya da başarı tanımına uymak zorunda olmadığımızı fark etmek, özsaygıyı yeniden inşa etmenin önemli bir adımıdır. Çünkü insan, kendini başkalarının zaman çizelgesine göre değerlendirdikçe, kendi ihtiyaçlarını daha kolay göz ardı eder.

Kendi zamanını sahiplenmek, pasiflik ya da vazgeçiş anlamına gelmez. Aksine, bu tutum; neye “evet”, neye “hayır” denileceğini seçebilme becerisidir. Psikolojik sınırlar, yalnızca ilişkilerde değil; zamanla kurulan bağda da belirleyicidir. Her davete katılmak, her fırsatı değerlendirmek ya da her duyguyu hızlıca dönüştürmek zorunda olmak, ruhsal esnekliği artırmaz; çoğu zaman onu zayıflatır.

Performans çağında kendi zamanını savunmak, küçük ama anlamlı bir direniş biçimidir. Bu direniş, her şeyden kopmak değil; neyin gerçekten bize ait olduğunu ayırt edebilme cesaretidir. Bazen iyileşme, yeni bir hedef koymakla değil; var olan yükleri hafifletmekle mümkün olur. Bazen ilerlemek, durmayı meşrulaştırmakla başlar. Kendine ait bir ritim bulamayan insan, zamanla başkalarının beklentilerini içselleştirir ve kendi sesini yabancı bir yankı gibi duymaya başlar. Oysa benlik, ancak yavaşlayabildiği, durabildiği ve kendini duyabildiği anlarda bütünleşir. Performansın gürültüsünden uzaklaştıkça, insan aslında kim olduğunu yeniden hatırlamaya başlar.

Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:

“Yaşadığım hayat mı bana ait, yoksa yalnızca anlatmam beklenen bir hikâyenin içinde mi yer alıyorum?”

Bu soruya verilecek yanıt, zamanla kurduğumuz ilişkiyi dönüştürme potansiyeli taşır. Çünkü insan, kendi zamanını geri kazandığında; yalnızca daha sakin değil, daha kendisi gibi yaşamaya da başlar.

Kaynakça

Han, B.-C. (2017). Yorgunluk toplumu (Çev. S. Kılıç). İstanbul: Metis Yayınları.

Rosa, H. (2013). Social acceleration: A new theory of modernity. New York: Columbia University Press.

Maslach, C., & Leiter, M. P. (2016). Burnout. In G. Fink (Ed.), Stress: Concepts, cognition, emotion, and behavior (pp. 351–357). San Diego: Academic Press.

Porges, S. W. (2011). The polyvagal theory: Neurophysiological foundations of emotions, attachment, communication, and self-regulation. New York: W. W. Norton & Company.

Nilay Özturk
Nilay Özturk
Nilay Öztürk, Toros Üniversitesi Psikoloji bölümünü tam burslu kazandı. 2020 yılında Toros Üniversitesi Psikoloji bölümünden Onur derecesi ile mezun oldu. Ardından Mersin Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Mersinde lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladığı yıllarda çeşitli eğitimlere, çocuk ve yetişkin zirvelerine, kongrelere ve seminerlere katıldı. Psikolojik danışmanlık ve akademik alanda birçok farklı kurumda ve alanda çalışmıştır. Ruh sağlığı alanında çok daha fazla insanın hayatına dokunmayı misyon edinen yazar ergen ve yetişkin alanında çalışmalara devam etmektedir. Hem online psikoterapi hem de yüz yüze psikoterapi seanslarıyla çalışmalarına devam etmektedir. Yetişkin, ergen ve çift terapisi alanında Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT) yaklaşımıyla çalışmaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar