Çarşamba, Mayıs 6, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Acıdan Kimlik Örmek

Lacan’ın kuramında kimlik, ana akım psikolojinin aksine sağlam ve bütünleşik bir yapı değil; bir yanılsama, bir kurgu ve öznenin kendisini “başkasının” üzerinden inşa etme çabasıdır. Lacan, kimlik kavramını özellikle Ayna Evresi ve Üç Düzen (İmgesel, Simgesel, Gerçek) üzerinden açıklar. Ayna evresinde bebeğin motor becerileri henüz gelişmemişken annenin bakışında gördüğü yansıma bütüncül ve pürüzsüzdür. Benlik imgesi bebeğin o aynada gördüğü yabancı simgeyle örtüşür. En baştan beri kimlik yabancı bir yapıdır. İmgesel aşama, kimlik aşamasının ilk durağıdır. Birey kendisi için kusursuz ve narsistik bir benlik tasarlar. İdeal ben tamamlanmışlık ilizyonudur. Ona göre benlik (ego) savunma mekanizmasıdır. Çünkü özenin içindeki boşluğu ve parçalanmışlığı gizler. Simgesel ve öteki bireyin kendini topluma ve ötekine göre şekillendirme evresidir. “İnsanın arzsuzu ötekinin arzusudur.” Yani kim olduğumuz ve neyi istediğimiz ötekinin bakışıyla kurulur. Kimliğin imkansızlığı bölünmüş özne evresinde, özne hiçbir zaman tam ve bütün değildir. Özne her zaman eksik ve arzulayandır. Ona göre kimlik varoluşsal boşluğu kapatan bir yama gibidir.

“Büyük Öteki” Olarak Kader ve Toplum

Lacan’ın en çarpıcı kavramlarından biri olan Jouissance, acı ve tatminin iç içe geçtiği, öznenin kendi yıkımından bilinçdışı zevk duyduğu karanlık bir tatmindir. Lacan’a göre ayna ötekinin gözünde kurulan eksik ve kusurlu bir tasarımdır. Öteki, toplumsal parçayı, ‘Büyük Öteki’ ise toplumun tümünü etkileyen kuşaklar öncesine dayanan olaylar, kolektif bilinçdışı olarak adlandırılan yapıyı temsil eder. Savaşlar, göç, sürgün, afetler gibi toplumun tümünü kitlesel olarak etkileyen olaylar geçmiş nesillerin ruhunu bugüne taşıyarak aktarılır. Bu etkileniş toplumsal bir kimlik tasarımına evrilir.

Bilinçdışı Duyulan Arabesk Haz

Arabesk kültüründe birey, aynaya baktığında (veya toplumun ona tuttuğu aynada) “terk edilmiş”, “yıkılmış” ve “gariban” bir suret görür. Bu kimlik her ne kadar acı verici gibi görünse de benliğin parçalanıp bölünmesi tehdidinin önüne geçer. Acı çeken kadın/adam imgesine sarılmak hayali bir bütünlük hissi sağlarken, acı çekmek tutkal gibi benlik parçalarını bir arada tutan yapıcı bir işlev görür. Bilinçdışı düzeyde kişinin canını yakmasına rağmen vazgeçemediği her neyse, o durumdan sağladığı ikincil kazanç zamanla yıkıcı bir hazza dönüşür. Acı veren bu deneyime duyulan bilinçdışı meyil (Jouissance), suçluluk hisseden benliğin cezalandırılmasıyla kişiyi kısa süreliğine rahatlatsa da; nihayetinde onu aynı arabesk döngünün içinde hapsolmuş, acıklı bir yaşama mecbur eder. Arabesk bir şarkıda geçen “Kaderimse çekerim, çekmekle bitmez” denilen dertlerle sıkı sıkıya kurulan bağlılık kişiyi içsel boşluğun karanlığında boğulmaktan alıkoyar.

Türk Türkülerinde Lacancı Arabesk Yaşam

Türk kültüründe arabesk yaşam Lacancı anlamda Jouissance’nın ete kemiğe bürünmüş halidir. Arebeskin Babası Müslüm Gürses’in “Küskünüm” şarkısını ele alalım. “Her şey boş, anlamsız şimdi gözümde / Bin öfke, bin nefret her bir sözümde / Her şey boş, anlamsız şimdi gözümde / Yılların çilesi belli yüzümde / Aynada baktığım yüze küskünüm…” Arabeskin Kraliçesi Bergen, “Acıların Kadını” şarkısında olduğu gibi diğer tüm şarkılarına da acılarına tutunan, sanki kendi yıkımını seyretmekten haz duyan bir tarafını bırakmamış mıdır? “Yıllar yılı dert yolunda / Ne ilk ne de sonuncuyum / Kahrediyor hayat beni / Acıların kadınıyım…” Neşet Ertaş, “Ah Yalan Dünya” şarkısında dünyanın geçiciliğine vurgu yapsa da esas çektiği acıların iç dünyasına yurt yaptığını türküleriyle dillendirmemiş midir? Bozkırın Tezenesi türkülerinde kullandığı Garip mahlasıyla aslında neyi anlatmak istemiştir? “Hep sen mi ağladın, / Hep sen mi yandın? / Ben de gülemedim yalan dünyada / Sen beni gönlümce mutlu mu sandın? / Ömrümü boş yere çalan dünyada / Ah yalan dünya, yalan dünya / Yalandan yüzüme gülen dünya…”

Türkülerin Varoluşsal Anlatısı

Türküler acıyı bir mülk gibi sahiplenir. Türküler, “Tanrım beni baştan yarat” ya da “Kader diyemezsin, sen kendin ettin” diyerek sürekli bir sitem içerir. Aslında özne, arzuya kavuşmayı değil arzunun imkansızlığını arzular. Küskünüm diyen özne içsel boşluğun yarattığı yaralara adeta acılardan bir koza örer. Bu koza benliğin savunma mekanizması olarak işlev görür. Şarkılarımız, türkülerimiz bireysel yastan çıkarak varoluşsal bir bakışla yasın evrensel halini kucaklar. Benlik yas tutarak bütünlük kazanır, onunla parçalanıp yok olmaktan korunur, kendi parçalanmışlığını bu kederli anlatıyla yamayarak yok olmaktan korunur. Bu perspektifte yas, kaybedilen bir nesnenin ardından tutulan geçici bir keder değil; varlığın en esaslı nişanesidir. Acı, burada bir yıkım aracı değil; dağılmakta olan benliği bir arada tutan, ona süreklilik ve anlam kazandıran tek gerçektir.

Anadolu Mirası Yas

Ah Anadolu ağlayan analarla dolu derdi bir hocam; bizi biz yapan türkülerimiz, şarkılarımız, nenelerimizin dilindeki ağıtlar, dizlerini döven analarımız, kavuşamayanların hikayelerini dinlediğimiz çocukluk hatıralarımız bize hep ne söyledi? Bitmeyen yas hali, savaşlarla, açlıkla, kıtlıkla dolu geçmiş yaşantıların bugüne kalan mirasıydı. Peki hayatta kalabilmenin koşulunun acıklı bir hale bürünmekten geçtiğini öğrenmenin bedeli hem aynı mirası yarına aktarmak hem de kederi bugüne çağırmak olmuyor mu? Acılarına tutunanlar tanıdık olanın güvenli olduğunu varsaydıkları için yeniye, daha iyiye gözlerini kapatmaktadırlar. Böylece keder, yalnızca bir duygu olmaktan çıkıp kolektif bir kimliğe dönüşür. Anadolu’nun o kadim ve ağrılı hafızası, bize mutluluğu bir tür “ihanet” gibi kodlamıştır. “Çok güldük, başımıza bir şey gelecek” kaygısı, aslında kökleri derinlerde olan bir savunma mekanizmasıdır. Bu döngünün içine hapsolarak acıyı yaşamaya devam etmek mutlu olmayı kendimize yakıştıramadığımız anlamına gelmiyor mu? Oysa yas, tutup bitirilmesi gereken sağlıklı bir süreçtir; omuzda bir ömür taşınması gereken bir yük değildir. Bu mirası reddetmek atalarımıza saygısızlık değil, aksine gelecek nesillere bıraktığımız kötü bir geçmiştir.

Mutluluğun Sırrı

Mutluluğun sırrını arayanlar hep bir mucize beklemektedirler. Halbuki Lacan gibi birçok psikolog şunu yaparsan mutlu olursun gibi kişisel bir gelişim rehberi sunmak yerine dışarıdan sunulacak mutluluktan ziyade içsel farkındalığa adım adım yaklaşmanın daha sahici bir yaşamı karşılayacağını bunun da içsel bir refah getireceğini savunur. Lacan’a göre sağlıklı kimlik bir yanılsamadır. Psikanalizde arzusuna sadık bir kimlik için önerilenler ötekinin arzusundan özgürleşmekle başlar. Lacan, “bu isteklerim benim için mi yoksa başkasını memnun etmek için mi bunu arzuluyorum” sorusuyla yüzleşmek gerektiğini söyler. Böylece büyük ötekinin (toplum, aile, ebeveynler) senaryosuna çıkıp kendi eksikliğini sahiplenerek özdeki arzuya ulaşılır. Kendini tam, kusursuz veya her şeyi çözmüş biri olarak görme çabasından vazgeçmek gerekir. Sağlıklı kimlik, kendi içindeki o boşlukla barışık olmaktır. “Ben eksiğim ve bu eksiklik benim arzumun yakıtıdır” diyebilen özne, hayali bütünlük peşinde koşup hüsrana uğramaktan kurtulur. Bireyler genellikle hayatlarını belli bir “hayal” veya “kurgu” (fantazi) üzerine kurar (Örn: “Şu kişi beni sevse her şey düzelecek” veya “Şu statüye erişince tam olacağım”). Lacan bu ana fantaziden vazgeçmenin esas özgürlük alanı sağlayacağına inanır. Seni sen kılan semptomu yok etmeye çalışmak yerine onu kabullenerek ve bir sanat eserine ya da bir mesleki başarıya dönüştürerek kendi arzuna sadık kalabilirsin. Acılarımızı bütün parçamız olarak görmekten vazgeçip bu sadece küçük bir parçam diyerek özneleşebilirsek acıyla ördüğümüz kozadan çıkabiliriz.

sevda doğan
sevda doğan
Sevda Doğan, psikolojik danışman ve uzman aile danışmanı olarak aile terapisi, bireysel psikoterapi alanlarında uzun yıllardır deneyime sahiptir. Lisans eğitimini psikolojik danışma ve rehberlik alanında, yüksek lisans eğitimini aile danışmanlığı alanında tamamlayan Sevda; bütüncül psikoterapi, evlilik ve çift terapisi ve cinsel terapi alanlarında uluslararası geçerliliğe sahip sertifika programlarına dahil olmuştur. Sevda, akademik çalışmalarına devam etmenin yanısıra hala Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı bir ortaöğretim kurumunda okul psikolojik danışmanı olarak çalışmaktadır. Dijital bir medya platformunda, sosyal sorumluluk olarak üstlendiği aile, ruh sağlığı gibi konularda düzenli aralıklarla programlara katılmakta ve köşe yazısı yazmaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar