Hepimiz o anı çok iyi biliriz. Mutfakta akşam yemeği telaşı varken, salondan gelen o kırılma sesi veya kardeşlerin bitmek bilmeyen ağız kavgası sabrımızın son damlasını taşır. İçimizde bir yerlerde devasa bir dalga yükselir ve kendimizi bir anda “Yeter artık, kesin sesinizi!” diye bağırırken buluruz. O an evde bir sessizlik olur, evet; ama bu huzurun sessizliği değil, korkunun ve şaşkınlığın sessizliğidir. Olay bittiğinde ise boğazımızda bir düğüm, kalbimizde ise “Ben nasıl bir anne/babayım?” sorusunun verdiği o ağır pişmanlık kalır. Aslında hepimiz biliyoruz ki Mevlana’nın dediği gibi, yağmurlardır çiçekleri büyüten, gök gürültüleri değil. Ancak o gök gürültüsünü durdurmak, gündelik hayatın koşturmacasında söylemesi kolay ama yapması oldukça güç bir zanaattır.
Bağırmak, aslında bir iletişim biçimi değil, bir çaresizlik çığlığıdır. Kelimelerimizin yetmediği, sabrımızın tükendiği noktada devreye giren ilkel bir reflekstir. Bilimsel taraftan bakarsak, bu durumu Daniel Siegel’ın “El Beyin Modeli” ile çok net açıklayabiliriz. Beynimizi bir el gibi düşünürsek; başparmağımız içerde, diğer parmaklarımız onun üzerindedir. Üstteki parmaklar, mantıklı düşünen, empati kuran ve kararları tartan “ön lobu” temsil eder. Alt kısımdaki limbik sistem ise duygularımızın merkezidir. Öfkelenip bağırdığımızda, tabiri caizse “şalter atar”. Üst beyin devre dışı kalır ve sadece hayatta kalma güdüsüyle hareket eden alt beyin kontrolü ele alır. Biz bağırdığımızda çocuğun beyni de anında “öğrenme” modunu kapatıp “hayatta kalma” moduna geçer. Yani siz ona doğruyu öğretmek için sesinizi yükselttiğinizi sanırken, o aslında sadece tehlikeden nasıl kaçacağını veya nasıl saklanacağını düşünüyordur. Bu durum, birine matematik öğretmeye çalışırken üzerine buzlu su dökmeye benzer; çocuk o an sadece sudan kaçmak ister, formülleri duymaz bile.
Bağırmanın Biyolojik ve Psikolojik Etkileri
İşin biyolojik boyutu sadece beyin bölgeleriyle de sınırlı değil. Bir çocuğa bağırıldığında vücudu yoğun bir kortizol ve adrenalin saldırısına uğrar. Bu stres hormonları, beynin hafıza merkezi olan hipokampüsü geçici olarak felç eder. Eğer bir çocuk sürekli bağırmaya maruz kalarak büyürse, beynindeki bu bölgeler arasındaki bağlar zayıflayabilir ve çocuk stres anında sağlıklı kararlar vermekte zorlanan bir yetişkine dönüşebilir. Ayrıca “ayna nöronlar” dediğimiz bir sistemimiz var. Bu sistem, karşımızdaki kişinin duygusunu adeta bir Wi-Fi ağı gibi yakalamamızı sağlar. Siz bağırdığınızda, çocuğunuzun ayna nöronları da sizin öfkenizi kopyalar. Yani ona bağırdığınızda aslında “Öfkelendiğinde böyle bağırılır” dersini bizzat uygulamalı olarak vermiş olursunuz.
Yaşanmış bir hikaye bu durumu ne kadar güzel özetliyor: Bir danışanım, yedi yaşındaki kızıyla yaşadığı bir anıyı paylaşmıştı. Her sabah okula gitmeden önce kıyafet seçimi yüzünden büyük kavgalar ederlermiş. Anne bağırır, kız ağlar, en sonunda ikisi de mutsuz bir şekilde evden çıkarlarmış. Bir sabah anne, tam bağırmaya hazırlanırken derin bir nefes alıp yere, kızının dizlerinin hizasına çökmüş. Sadece gözlerine bakmış ve fısıltıyla şunu söylemiş: “Biliyorum, şu an o elbiseyi giymeyi çok istiyorsun ama o kirli. Seninle şu an kavga etmek istemiyorum, seni seviyorum ve sadece vaktinde okulda olmanı istiyorum. Bana yardım eder misin?” Kızının tepkisi şaşırtıcıymış; önce şaşkınlıkla annesine bakmış, sonra boynuna sarılmış ve “Tamam anne, diğerini giyebilirim” demiş. Buradaki sihir fısıltıdadır. Sesinizi alçalttığınızda, çocuk sizi duymak için dikkat kesilir. Bağırdığınızda ise sadece kulaklarını ve kalbini kapatır.
Öfke Döngüsünden Çıkış Yolları
Peki, bu kısırdöngüden nasıl çıkılır? İlk adım, meşhur uçak kuralını uygulamaktır: Oksijen maskesini önce kendinize takın. Eğer siz yorgunluktan, açlıktan veya stresten patlamaya hazırsanız, çocuğunuzun en küçük hatası pimi çekilmiş bir bombaya dönüşür. Öfkenin yükseldiğini hissettiğiniz o ilk saniyede, “Şu an çok sinirliyim ve yanlış bir şey söylemek istemiyorum” diyerek mutfağa gidip bir bardak su içmek ayıp değil, bir erdemdir. Kendi duygu düzenleme becerinizi kontrol edemezseniz, bir çocuğun duygusunu hiç yönetemezsiniz. Sakinleştiğinizde kuracağınız cümleler, öfkeyle haykıracağınız binlerce kelimeden daha etkili olacaktır.
İletişimde dili sadeleştirmek ve olumluya çevirmek de büyük fark yaratır. Biz genellikle ne yapmaması gerektiğini söylemeye odaklanırız: “Koşma!”, “Bağırma!”, “Yemeğini dökme!”. Oysa çocuk beyni “me/ma” eklerini bazen filtreler. Bunun yerine “Evde yavaş yürüyelim”, “Alçak sesle konuşalım” gibi net ve ne yapması gerektiğini söyleyen komutlar iş birliğini artırır. Bir de seçenek sunmanın sihirli gücü vardır. “Hemen banyoya!” demek yerine “Banyoya kendin mi yürümek istersin yoksa sırtımda mı gitmek istersin?” diye sorduğunuzda, çocuğa bir irade alanı bırakmış olursunuz. O artık “gitmek mi gitmemek mi” diye değil, “nasıl gideceği” üzerine düşünmeye başlar. Bu yöntem, çocuğun gelişmekte olan ön lobunu aktif hale getirerek mantıklı düşünmesini sağlar.
Pozitif Disiplin ve Hataların Telafisi
Pozitif disiplin anlayışının öncüsü Jane Nelsen’in çok sevdiğim bir sorusu vardır: “Nereden çıkardık çocukların daha iyisini yapmaları için, önce kendilerini daha kötü hissetmeleri gerektiğini?” Bağırmak çocuğu kötü hissettirir, kötü hisseden çocuk ise daha kötü davranır. Bu bir sarmaldır. Oysa çocuğun hatasını bir “eğitim fırsatı” olarak görmek bakış açımızı değiştirir. Yere döklen süt için bağırmak yerine, bir bez getirip “Hadi beraber temizleyelim, bir dahaki sefere bardağı iki elinle tutarsan daha kolay olur” demek, çocuğa hem sorumluluk hem de çözüm becerisi kazandırır. Bu yaklaşım, nörolojik olarak beynin ödül sistemini devreye sokar ve çocukta “bir şeyi başarma” duygusu uyandırır.
Son olarak şunu unutmamak gerekir; bizler robot değiliz. Elbet bazen yine sesimiz yükselecek, yine hata yapacağız. Böyle anlarda çocuğumuza gidip “Az önce sana bağırdığım için özür dilerim. Çok yorgundum ama bu benim hatamdı, senden böyle yüksek sesle istememeliydim” demek, ona verilebilecek en büyük hayat dersidir. Ona hatanın insani olduğunu ama telafi etmenin büyüklük olduğunu öğretirsiniz. Bu şeffaflık, ebeveyn ve çocuk arasındaki güven bağı oluşumunu güçlendiren oksitosin hormonunun salgılanmasını sağlar. Çocuklarınız bugün sizin onlara ne öğrettiğinizi unutabilirler ama onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar. Onların iç sesi, gelecekte sizin onlara kullandığınız dış sesiniz olacaktır. O sesin şefkatli, güven veren ve yol gösteren bir ses olması için bugün sesimizi değil, sabrımızı ve sevgimizi büyütmeye değer.
Kaynakça
-
Nelsen, J. (2015). Pozitif Disiplin. Hayat Yayınları.
-
Siegel, D. J., & Bryson, T. P. (2018). Bütün Beyinli Çocuk. Diyojen Yayıncılık.
-
Faber, A., & Mazlish, E. (2012). Konuş Ki Çocuklar Dinlesin, Dinle Ki Çocuklar Konuşsun. Aganta Kitap.
-
Runkel, H. E. (2010). Bağırmayan Anne Baba Olmak. Final Kültür Sanat Yayınları.


