İlişkilerde yaşanan bazı anlar vardır; kalbimizde ağırlığa dönüşür. Yükün ağırlığı kelimelerden değil çoğu zaman sessizlikten anlaşılır. Günden güne kişiyi en çok tüketen şey başkasının duygusunu kendi ruhunun derinliklerinde taşımaktır. Dışarıdan bakıldığında herkes bunu sevgi, destek olmak ve fedakârlık yapmak olarak görür. Fakat bu yalnızca toplumca yüceltilmiş olan rollerin bize fısıldadığı kalıplardır. Gerçek ise insanı içten içe sessizce eriten Duygusal Yük lenme halinin gölgesinde bizi tükenmeye sürükleyen parçalanma halidir.
Çocuklukta öğrendiğimiz yaşantılar çoğu zaman kalbimizde en çok büyüyen duygunun sevgiden öte sorumluluk duygusu olmasına neden olur. İnsan sevdiği kişinin acısını, öfkesini dindirmeye çalışırken kendi iç dünyasını kendisini unutacak kadar görmezden gelip sessizliğe gömer. Bu da onu kendisinden başka herkesin duygusunun taşıyıcısı yapar. İlişkide partnerin biri susar, diğeri konuşur. Biri yüklenir, diğeri hafifler. Denge sanılan bu durum aslında denge değil “duygusal yüklenme ve aşırı özdeşim kurmanın” ta kendisidir.
Bir ilişki iki yetişkin insanın yan yana yürüdüğü yol olmalıdır. Fakat bazı ilişkilerde taraflardan biri farkında dahi olmadan duygusal yüklerin taşıyıcısı olur. Bu süreç çoğu zaman taşıyıcı olan partnerin dayanabildiği son noktaya gelene dek fark edilmez. Çünkü kişi bunu fedakârlık ve bağlılık duygusu zanneder. Zaten “bu benim sorumluluğum” diyerek içselleştirdiği bu durum, partnerine bağlılık ile karıştırılır. Fakat bağlılık partnerinin yükünü üstlenmek ya da taşımak değildir, yanında durmaktır.
Çocukluğunda ebeveynlerinin duygularını yatıştırmak zorunda kalan, onların duygularına tampon olmaya çalışan biri, yetişkinlik yaşamında partnerinin duygularını üstlenmeye meyilli olur. Bu kişilerin üzerine daha çocukluktan oturan biçilmiş bir rol vardır; her zaman “fedakâr”, “idare eden”, “dengeleyici kişi” olma rolüdür bu. İlişki ve sevgi birinin yükünü sırtımızda kambur etmek değil herkesin kendi yükünü taşıdığı fakat birbirinin duygusuna eşlik eden iki yetişkinin hayat ortaklığıdır. Empati kurmak bir duygunun yanında oturabilmek, onu anlayabilmektir. Duygusal yüklenme ve aşırı özdeşim kurmak ise o duygunun içine düşmek ve kaybolmaktır. Bu ikisi arasındaki ayrımı bilmek ilişkinin ve kendi hayatımızın kaderini belirler.
Empati kurmak ile, partnerimize ait duygulara dönüşmeden ona eşlik edebilmek hayatınıza dengeyi çekerken; partnerimize ait olan duyguları ve acıları kendi acımızı unutacak kadar sırtlanmak ise bizi kendi benliğimizi kaybetmeye götüren tehlikeli bir yolun içine hapseder.
Neden Farkında Olmadan Duygusal Yükleri Taşırız?
1 — Çocuklukta Üstlenilen Yetişkinlik Rolleri
Eğer çocukken çocukluğunu yaşayamayan, erken yaşta yetişkin olmak zorunda kalan biriyseniz içinde büyüdüğünüz o ev sizin için kimi zaman annenizin mutsuzluğunu düzeltmek, kimi zaman babanızın öfkesini yumuşatmak zorunda bırakır sizi. O yaşlardan taşınmaya başlayan, o küçücük bedene ve kalbe ait olmayan yükler üstlenildiğinde çocukluk denilen şey hayatımızdan yaşanamadan kayıp gider.
2 — Sevgi İçin Kendimizi Feda Etmek
Sevgiye dair öğrendiklerimiz yetişkinlikten çok daha öncesine dayanır. Çocukluğunda kendi duyguları dışında başkalarının duygularına gömülerek büyüyen kişinin bilinçdışı partnerinin de yükünü taşımayı bırakırsa terk edileceği, yalnız kalacağı, sevilmeyeceğini fısıldar ona. Bundandır ki otomatik bir refleks olarak “ben hallederim”, “ben dayanırım yeter ki o üzülmesin” diyen birine dönüşür. Aslında bu sevginin değil korkunun sesidir.
Partnerinin üzüntüsünü kendi üzüntüsü sanar, onun öfkesini kendi sorumluluğu gibi taşır. Zamanla bu durum kişinin kendi içinde iki kişilik yük altında ezildiği kendini feda etme döngüsüne dönüşür. Gün gelir yorgunluğunu dahi partnerini kırmamak için saklar. Kişi sevgi ile kendini feda etme arasındaki o ince çizgide kaybolur.
3 — Çatışmadan Kaçma İçgüdüsü
Bazen tartışma kişinin zihninde bir savaş alanı gibi yaşanır ve hissedilir. Güvende olmak ve huzurun sesini sessizlikte ve yük alıp hafifletmede ararız.
Bu da kişinin; “Ben üzülmem, dayanırım yeter ki sorun olmasın, sen mutlu ol.” deyip kendini geri çekmesine, duygularını bastırıp güçlüymüş gibi gözükmesine neden olur. Oysa güç sandığımız şey dayanıklılık değil; sessizce sırtlandığımız Duygusal Yük lerin ağırlığıdır.
4 — Empati İle Duygusal Yük Arasındaki İnce Çizgi
Empati partnerimizin duygusunu anlamak, yanında olmak, hayatı paylaşmaktır. Bir ilişkiyi besleyen en güçlü duygusal yapıtaşlarından biridir. Duygusal yük ise kendimize ait olmayan yüklerin sahibiymişiz gibi yaşamak ve sevgi böyle olur diye onu düzeltmeye sorumlu gibi hissetmektir.
Zamanla kişi bunu o kadar normalleştirir ki partneri kaygılandığında o da tetiklenir, o mutsuz olduğunda kendisini de mutsuz hisseder, o öfkeliyse bunun için bile kendini suçlu hisseder. İlişki iki kişinin ortak yolculuğu olmaktan çıkıp duygularının sorumluluğunu alamayan partnerin bunu diğerinin göreviymiş gibi görmeye başlamasıyla bozulur. Bunun bedeli ise kendi benliğini kaybetmek olur.
Kendi Yükümüzü Taşımış Olmayı Öğrenmek Kendini Yeniden Bulmanın Yolu
Partnerinin duygularını taşımaya alışmış bir kişi için kayıp çoğu zaman sessiz yaşanır. Ne haykırır ne de “ben gidiyorum” der… Bir sabah uyandığınızda fark ettiğiniz, sevgi zannettiğiniz şeyin içinde kendi sesinizin tamamen susmuş olması ve partnerinizin duygularının kalabalığında kaybolmuş olmasıdır.
Partnerinin korkularını, suskunluklarını, üzerimize bıraktığı ağırlıkları sırtımızdan indirip ilk kez kendi sesimizi ve nefesimizi duymak, kendimizi yeniden bulmanın ilk adımıdır. Kendi acımıza, yorgunluğumuza, suskunluklarımıza dokunduğumuzda iyileşme yeniden başlar. İnsan sevdiğini ancak kendisine yüzünü dönerek, kendisini kaybetmeden severek en doğru hâliyle sevebilir.
“Gerçek sevgi bir omza çökerek değil; iki omzun da kendi yükünü taşıyarak birbirine sarılabilmesidir.”


