Modern insan, geçmişin alışkanlıkları ve modern zamanın akımları arasında sıkışmıştır. Geçmiş, yaşlılar, eski kitaplar veya filmler ama özellikle de anne babalar aracılığıyla insana, “bağlarına sıkı sıkıya bağlı kalmasını, akraba ve aile bireyleriyle iyi geçinmesini ve onlar için kendinden feragat etmesi gerektiğini” fısıldar. Kısacası köklerini unutmaması gerektiğini öğütler.
Oysa modern zaman insana özgür olması gerektiğini, bireysel davranmasının daha iyi olduğunu, geçmişi unutmadığı takdirde bir geleceğinin olmayacağını, çağa ayak uydurmak için bunların gerekli olduğunu sürekli hatırlatır. Gençler kendi arasında konuşur, sosyal medyada yaşıtların özgürlüğü görülür, kişisel gelişim kitapları bunları emreder. Ve modern insan iki tarafa da kulak vereyim derken iki tarafa da ait olamaz. Bu durum, yani geçmiş ve gelecek arasında sıkışmak, insanlara bazı zorluklar yaratmaktadır. Çağın kitlesel nevrozları da diyebileceğimiz bu zorluklardan ait olma(ya)mayı konuşacağımız bir yazı olacak bu yazı.
Teknoloji öncesi zamanlarda insanlar yaşadıkları yerlerden ibaretti denebilir. Okuma yazma alışkanlığının da pek az olduğu bu zamanlarda kişi, kişiliğini oluşturmak ve beslemek için sağlam bir zemin üzerinde yaşar: memleket, sıkı aile bağları, açık veya örtülü kültürel kurallar (töre). Bir erkeğin veya kadının hangi yaşta ne yapacağı bellidir. Kısa süren bir çocukluk, ardından aile işinin öğrenilmesi, ergenlikte iyice keskinleşen toplumsal cinsiyet rolleri, sonrasında evlilik, çocuk sahibi olmak ve aynı döngüyü devam ettirmek. Kişi tartışılmaz şekilde aittir. Bir gruba (aile), bir kişiye (eş), bir işe (aileden kalan iş). Üzerinde yaşanacak zemin nettir, kurallı ve bellidir. Çoğunlukla tartışılmazdır ve esnemesi inanılmaz derecede zordur. Ancak bu düzene ayak uyduran kişi iyi kötü fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarını karşıladığından ve başka türlü bir hayattan haberi olmamasından dolayı, halinden memnun ve müteşekkirdir.
Şimdiki zamanda ise insanlar ailelerinin veya kendi işleri, okul, gezi ya da tatil için şehir şehir hatta bazen ülke ülke dolaşmaktadır. Okulda farklı kültür ve yerlerden gelen insanlar, öğretmenler, okunan kitaplar ve izlenen filmler, var olan sosyal ve kültürel kodları sorgulamaktadır. Bunların değişebilir olması, kendisinin bu hayata mahkûm olmayabileceği ihtimali kişinin sorgulamasına neden olmaktadır. Çünkü kişi ailesinin işini yapmak, sırf orada doğdu diye orada yaşamak, evlenmek veya çocuk yapmak zorunda olmadığını öğrenmiştir. Toplumsal cinsiyet rollerinin yapma olduğunu, kendisi için biçilen hayatın değişebilir olduğunu gören insan artık doğduğu yere ait olmak zorunda olmadığını fark etmiştir. Anne babanın üzerinde yaşadığı tartışılmaz gerçek zemin artık sarsılıyordur. Peşinden gelen sorular ise çarpıcıdır: Peki nereye aitim? Nereye ait olmalıyım? Veya bir yere ait olmalı mıyım?
Ait Olmak Zorunda Mıyız?
İnsanın ait olma ihtiyacı evrimsel süreçte işlevsel olmuştur. Basitçe; insanlar birlikte yaşayarak ve hareket ederek tehlikelerden korunmuş, avlanmış ve üreyerek çoğalmıştır. Yeni nesillerin yaşamasını da mümkün kılan komün yaşam, ait olmayı evrimsel bir avantaj olarak günümüze kadar yaşatmıştır. Yerleşik hayata geçerek artık mal ve mülk sahibi olmaya başlayan insanlar ait olma ve sahip olmayı iyice pekiştirerek hayatlarını devam ettirmektedirler.
Modern zamanda bir topluluğa ait olarak yaşamak hala avantaj sağlamaktadır. Artık bu durum vahşi bir hayvanı öldürmeye yaramasa da insanların aidiyet duygusunun onları depresyon ve anksiyeteden koruduğunu gösteren çalışmalar vardır (Yılmaz & Çifti, 2024). Ayrıca ait olmanın, iş bulmak, barınmak, fikirlerini paylaşmak, duygusal destek almak gibi avantajları da vardır.
Ancak sorun, ait olmanın kendisinden ziyade ait olunacak yerlerin belirsizliğinde gizlidir. Geleneksel toplumlarda bu sorunun cevabı belliydi: aile, köy, iş, eş. Modern çağda ise cevap kişiye bırakılmıştır. Seçim özgürlüğü gibi görünen bu durum, beraberinde kaygıyı da getirmektedir. Çünkü “nerede mutlu olacağım, hangi topluluk beni kabul eder, ya yanlış bir seçim yaparsam?” soruları kişinin zihnini kemirmektedir. Bir yere ait olmanın huzuru, artık seçim yapmanın ağırlığıyla yer değiştirmiştir.
Peki Neye Ait Oluruz?
Kimi insanlar bu sorunun cevabını sosyal medyada sahte topluluklarda ararken, kimileri iş hayatında kariyer basamaklarını çıkmakta bulur. Bazıları için ait olmak, bir ideolojiye bağlanmakla mümkündür; bazıları için ise özgürlüğün ta kendisi, yani hiçbir yere tam anlamıyla bağlanmamak, ait olmamaktır. Burada paradoks yeniden karşımıza çıkar: Ait olmamayı seçmek bile aslında bir tür aidiyet yaratır.
Çağın nevrozu işte bu çelişkide belirginleşir. İnsan hem bir topluluğa bağlanmaya ihtiyaç duyar hem de bireyselliğini korumak ister. Bir yanıyla yalnızlığın dayanılmaz yükünden kaçmak için “biz” arar, diğer yanıyla “ben”i kaybetmekten korkar. Bu gerilim ne tam olarak çözülebilir ne de tamamen yok olur. Modern insan, bu gerilimle yaşamayı öğrenmek zorundadır.
Sonuç olarak, “ait olmak zorunda mıyız?” sorusunun kesin bir cevabı yoktur. Asıl mesele, insanın kendi bireyselliğini feda etmeden, sahici bağlar kurabilmesidir. Ne tamamen geçmişin katı aidiyet kalıplarına teslim olmak, ne de sahte özgürlük yanılsamalarıyla köksüzleşmek çözüm getirir. Belki de çağımızın sağlıklı insanı, köksüzlükle köklülük arasında esnek bağlar kurabilen, yani gerektiğinde ait olabilen ama gerektiğinde de özgür kalabilen kişidir.
Kaynakça
Yılmaz, C., & Çifti, E. E. (2024, 12 25). Öğrencilerin gözünden sosyalleşme alanları: aidiyet hissi ve psikolojik iyi oluşun anahtarı. Anadolu Üniversiteyi Sosyal Bilimler Dergisi.



Çok güzel yazmışsınız ellerinize sağlık 🙏