Yaşamın anlamını düşünürken, ölümün varlığını tümüyle göz ardı etmek mümkün müdür? Öyle zamanlarda, yaşamın gürültüsü ile ölümün sessizliği arasındaki zıtlıkta bir denge kurmaya çalışırız. Çünkü hayatın en temel gerçekleri bile zıtlıklar üzerinden şekillenir: Cesaret, korkudan doğar; huzur, fırtınayı atlatan yürekte yeşerir. Gece, gündüzü takip eder. Işık ise ancak karanlıkta görünür.
“İyi” kelimesi, “kötü” olmadan ne ifade eder ki? Tıpkı Yin-Yang sembolünde olduğu gibi, zıtlıklar yalnızca çatışmaz; birbirini tamamlar, dengeler ve dönüştürür. Hatta bir buz parçası bile içinde zıddı olan ısıyı potansiyel olarak taşır. Bu da bize, her varlığın içinde kendine ait karşıtının izlerini barındırdığını hatırlatır.
İnsanın varoluşu da bu dengeye dayanır. “Ben” diyebilmek için bir “öteki”ne, gücü hissedebilmek için acıya, yaşamı anlamlı kılmak içinse ölüm bilincine ihtiyaç duyarız. Bu ihtiyaçlar, bireyin kimlik yapılanmasında da belirleyici rol oynar.
İnsan Doğasının Çelişkili Yönleri
Kişiliğimizi tanımlarken hangi kavramlara tutunuyoruz? Çoğu zaman güçlü, başarılı, sevilen ya da “doğru” yanlarımızdan bahsederiz. İşte asıl kırılma tam da burada başlar; çünkü bu yanlarımız gerçek benliğimizin sadece bir parçasını oluşturur. Diğer tarafta ise, başarı kelimesinin aslında kaç yenilginin karşılığı olduğunu, doğruluğumuzun ise kaç yanlıştan geçtiğini nadiren düşünürüz.
Birey olmak isterken toplumla, özgür olmak isterken aidiyet duygusuyla çatışırız. Her şeyin anlamsız olduğunu düşünürken bile anlam yaratma çabasından vazgeçmeyiz. Bu örneklerin bize söylediği tek bir şey var: İnsan doğası, içinde bulundurduğu karşıtlıklarla bir bütündür. Bu yüzden hiçbir his ya da durum kalıcı değildir. Daima birbirinin yerine geçen duygular, düşünceler ve deneyimler bir akış halindedir. Bu bağlamda, psikoloji bilimindeki kuramlar da bu fikri destekler niteliktedir.
Bilişsel Çelişki Kuramı (Leon Festinger)
Amerikalı sosyal psikolog Leon Festinger’in Bilişsel Çelişki Kuramı, tam da bu noktaya parmak basar. Festinger, insan doğasının çelişkili yapısını teorik düzlemde incelerken özellikle uyumsuzluk kavramına dikkat çekmiştir.
Kuramın ilk önermesine göre, kişi düşünceleri ile davranışları arasında bir çelişki yaşadığında iç dünyasında bir denge kurma ihtiyacı hisseder. İkinci önermeye göre ise, birey bu tür bir çelişkiyi artıracak durum ve koşullardan kaçınma eğilimindedir.
Festinger, kuramını sosyal psikolog Carlsmith ile birlikte yürüttüğü klasik bir deneyle test etmiştir. Deneyde katılımcılardan, saatler boyunca mandal çevirme gibi son derece sıkıcı ve anlamsız bir görevi tamamlamaları istenmiştir. Görevin ardından bazı katılımcılar, bu görevin eğlenceli olduğunu söylemeleri için yalnızca bir dolarla; diğerleri ise aynı yalan için yirmi dolarla ikna edilmiştir.
Bir dolar alanlar, söyledikleriyle davranışları arasındaki çelişkiyi içsel olarak açıklayamadıkları için görevi gerçekten eğlenceli bulduklarına kendilerini ikna etmişlerdir. Bu durum, düşüncelerinin değişmesine yol açmıştır.
Buna karşılık, yirmi dolar alanlar, yalan söylediklerini kabul etmiş; yüksek ödül sayesinde bu tutarsızlığı kolayca gerekçelendirebilmişlerdir. Böylece görev hakkındaki gerçek düşüncelerini değiştirmeye gerek duymamışlardır.
Dialektik Davranış Terapisi (Marsha Linehan)
Bireyin içsel çelişkilerini dengeleyebilmesi için kabul ile değişimin aynı anda mümkün olduğunu savunan Marsha Linehan, kişinin bir yandan acılarını ve hatalarını kabul ederken diğer yandan daha sağlıklı bir yaşam sürdürmek için adımlar atmasını amaçlayan Dialektik Davranış Terapisi (DBT)’ni geliştirmiştir.
Linehan ve çalışma arkadaşlarının yürüttüğü çok sayıda randomize kontrollü deney, DBT’nin özellikle borderline kişilik bozukluğu gibi duygusal düzensizlik yaşayan bireylerde intihar girişimlerini ve hastane yatışlarını önemli ölçüde azalttığını göstermiştir.
Bu yaklaşım, başta bahsettiğimiz Yin-Yang felsefesinin psikolojiye uyarlanmış hâlidir.
Gölge Arketipi (Carl Gustav Jung)
Carl Gustav Jung’un gölge arketipi, bireyin bilinçdışında sakladığı, kabul etmekte zorlandığı karanlık yönlerini temsil eder. Ancak gölge, yalnızca bastırılan olumsuzluklar değil; aynı zamanda kişisel dönüşümün ve psikolojik bütünleşmenin kapısını aralayan bir potansiyel kaynağıdır.
Jung’a göre, gerçek psikolojik sağlık, bu gölge yanlarımızı fark edip kabul etmek ve onları bilinçli benliğimizle bütünleştirmekle mümkün olur.
Sonuç
Sürekli tekrar eden ve fiziksel bir nedeni bulunamayan ağrılarımızın temelinde, çoğu zaman içimizde bastırdığımız ve reddettiğimiz duygular yatar. Bedenin bu sessiz çığlıklarına kulak vermek, psikolojik dengeyi koruyabilmek için hayati önem taşır.
Kabul süreci kolay değildir; fakat uzun vadede reddetmenin verdiği zarardan çok daha hafiftir. İşte bu yüzden yaşamın anlamını düşünürken, ölümün sessizliğini dışlamamalı; onunla birlikte var olmayı öğrenmeliyiz. Tıpkı bir dansta olduğu gibi, hayat da ancak karşıtlıkların ritmik uyumuyla akış kazanır. Zıtlıkları bastırmak yerine onlarla birlikte hareket ettiğimizde; psikolojik bütünlüğümüz güçlenir, yaşamın anlamı ise daha berrak bir şekilde ortaya çıkar.


