“Evde radyo çalıyordu, caddeden otobüsler geçiyordu, hayat geçiyordu.” — Ayfer Tunç / Kapak Kızı
Son zamanlarda kendimi sürekli zamanın geçiş hızına, çocukların çok hızlı büyümesine ve bir şeylerin ne kadar çabuk değiştiğine şaşırırken buluyorum. Çocukken dolaştığım bir sokakta oturmuş yazımı düzenlerken; bu sokağın, esnafın, insanların ve yaşam şeklinin ne kadar değiştiğine hayret ediyorum. Tüm bunları düşünürken de yetişmem gereken tren, zamanın hızı, bir daha buraya ne zaman geleceğim ve yazımı bitirmem gerektiğine dair düşünceler dolaşıyor zihnimde. Duramıyorum… Tam olarak hikâye burada başlıyor.
Hepimizin benzer hikâyesi… Siz de sürekli kendinizi yorgun, aynı zamanda hem çok iş yapmış fakat hiçbir şey yapmamış gibi hissediyor musunuz? Kendinize yeni hedefler belirleyip, hayaller kurup birkaç gün sonra bunlara yönelik hiçbir şey yapmadığınız gerçeğiyle karşı karşıya kalıyor, içinizde kendinize kızıyor musunuz? Sizin de dilinize aynı cümleler pelesenk oldu mu? “Kendime zaman ayıramıyorum.” “Yorgunum.” “Hiçbir işe yetişemiyorum.” “Zaman ne kadar da hızlı geçiyor.”
Bir şeylere yetişememe hâlimiz; statülerden, mesleklerden, yaşam koşullarından, evli ya da bekâr olmaktan, çocuk sahibi olup olmamaktan bağımsız bir sorun. Hepimizin kendi yaşantısına dair zorlukları, zorunlulukları ve sorumlulukları farklı. Her birimiz kendi hayatımızın içinde başka mücadeleler veriyoruz. Zamanın hızına ve yoğunluğa bütün sorumluluğu yüklediğimizde ise kendi gerçekliğimizden uzaklaşıyoruz. Tercihlerimizin, irademizin ve eylemlerimizin sorumluluğunu görmezden geliyoruz.
O halde meseleyi sadece zamanı doğru yönetememek ya da şimdi ve burada olamamakla açıklamaya çalışmak da yetmez. Çünkü yaşadığımız çağın büyük çelişkilerinden biri tam da burada başlıyor. Gelişen teknolojiyle, değişen yaşam koşullarıyla birlikte aslında bize zaman kazandıracak pek çok olanağa sahibiz; fakat dilimizde hep aynı cümle: “Zamanımız yok.” Geçmişe göre işlerimizi daha kolay yapmamızı sağlayacak, bize zaman kazandıracak ürünlere ve hizmetlere ulaşabilme imkânımız çok daha fazla. Buna rağmen annelerimizin, anneannelerimizin dilindeki o sorgulamalar bugün hâlâ bizim de dilimizde: “Bizim neden işimiz hiç bitmiyor?” “Neden dinlenemiyoruz?” “Neden boş duramıyoruz?”
Zaman değişiyor, içerik değişiyor ama hikâyeler hep aynı yere çıkıyor. Ailenin ihtiyaçları, kendi ihtiyaçlarımız, isteklerimizi ihtiyaç sanmalarımız… Yetişmesi gereken işler, gidilmesi gereken yerler, izlenmesi gereken filmler, okunması gereken kitaplar, muhakkak dolabımızda bulunması gereken kıyafetler ve yaşanılması gereken hayatlar… Hep aynı anda birçok yerde olmaya çalışıyoruz; fakat genelde vardığımız yer; “ruhun ve bedenin aynı anda aynı mekânda olamama hâli”…
Bilirsiniz işte. Bir işi yaparken aynı anda birkaç işi daha yapmaya çalışmak… Ütü yaparken bir anda kendinizi annenizle telefonda konuşurken bulmak… Üzerinden saatler geçtiğini sonradan fark ettiğiniz zamanlar… Uzun zamandır planladığınız bir arkadaş buluşmasındayken başka insanlarla mesajlaşmaya başladığınız anlar… Film izlerken, kitap okurken zihninizin sürekli başka planlar yapması… Eşinizle sohbet ederken kafanızın içinde “yarın ne hazırlasam, ne giysem” seslerinin hiç susmaması… Ya da telefonunuzu yalnızca bir mesaja bakmak için elinize alıp birkaç saatin geçtiğini fark etmek…
Ah zaman. Zihnimiz hiç susmuyor. Hiç durmuyoruz. Ve belki de tam bu yüzden, ne kadar çok şeyin içinde olsak da hayatın içinde gerçekten var olabildiğimizi hissedemiyoruz. Peki dursak ne olur? Neyi görürüz? Neyi fark ederiz? Sürekli bir şeyler izlemeyi, yemeyi, almayı, planlamayı bıraksak neyle karşı karşıya kalırız? Bastırdığımız duygular mı çıkar önümüze? Yüzleşemediğimiz gerçekler mi? Hayatımızda değiştirmemiz gerekip de cesaret edemediklerimiz mi?
Yaşamı mekanik bir sistem olmaktan çıkarabilsek… Her gün ev-iş düzeni arasında sıkışan zihnimizi biraz esnetebilsek… Biraz yavaşlasak… Biraz dursak… Ruhumuz nerelerde salınırdı kim bilir. Çünkü yaşamımızdaki birçok şey, temelde ihtiyacımız olanlar değil; ya ruhumuzun sesini bastırmak için kullandıklarımız ya da bize dayatılanlar. Kültürel olarak dayatılan, gelenek görenek adı altında bizden beklenen birçok şeye karşı özgürlük nidaları atılırken; şimdi şekil değiştiren başka dayatmaların gönüllüsü olmaya başladık.
Sosyal medya aracılığıyla modern kültürün bize sunduklarını; ihtiyaç, mutluluk ve başarı basamağı sayarak kendi yaşantımızdaki boşlukları doldurmaya çalışıyoruz. Oysa bazen sadece kahve içmek… Dümdüz bir doğa yürüyüşü yapmak… Bir ânı kimseyle paylaşmadan yaşayabilmek… Etrafımızdaki tüm sesler bize sürekli “hızlı ol”, “daha iyisini yap”, “daha fazlasını iste” derken; biz biraz yavaşlasak ne olurdu? Biraz eksiltsek… Biraz bıraksak… Biraz dursak… Gerçek öncelikleri belirleyip kendi potansiyelimizin farkına vardığımızda; yapabileceklerimizi ve yapamayacaklarımızı kabul ederek yavaş yavaş harekete geçtiğimizde, ruh ve bedenin ahengi hayatın yükünü hafifletmeye başlar.
Belki o zaman gökyüzüne bakmayı, bir çocuğun neşesine içtenlikle eşlik etmeyi ve hayatın küçük sevinçlerini yeniden hatırlarız. Eyleme geçmek ile yalnızca şikâyet etmek arasında savruldukça, yaşanmamışlıkların acısı içimizi yakar. Tam da burada Ayfer Tunç’un söylediği gibi: “İnsan kuru kuru yanar, neye yandığını bilmeden yanar.” Dilerim zamanın behrinde, uğruna yandığımıza değen hikâyelerimiz olsun.
Sevgilerle; Sultan Uncu
Tunç, Ayfer, Kapak Kızı, Can Yayınları, İstanbul.


